TÜLAY ZEYBEK ÖZCAN: “REHBERLİK, HAYATIN İÇİNDE BİR YOL ALIŞ SÜRECİDİR.”

116

Tülay Zeybek Özcan, “Gezmek yaşamaktır. Yaşam ise bir yolculuktur bizi kendimize getiren…” sözlerindeki mana ile ülkemize gelen yabancı konuklara ve yerli gezginlere; Türk kültürünü ve ülkemizin maddi, manevi varlıklarını tanıtmak için, 30 yıldır turist rehberlik mesleğini aşkla icra ediyor. Uzmanlık alanlarını “arkeoloji”, “prehistoriya”, “Anadolu’da Yunan ve Roma Uygarlıkları”, “Büyük İskender’in İzinde”, “İnanç Turizmi”, “Anadolu’da Yedi Kiliseler”, “St. Paul’un Ayak İzinde”, “Anadolu’da Musevi Mirası”, “GAP Turu”, “Mezopotamya Uygarlıkları ve Doğu Kültürü”, “Bizans ve Yemek” gibi konularda çeşitlendiren Özcan, yerli ve yabancı turist grup turlarının yanı sıra Online turlarıyla da bilgi birikimi bizlerle paylaşıyor.

Tülay Zeybek Özcan hocamızla, bizi, Çırağan Palace Kempinski’nin muhteşem İstanbul boğazı manzarasından alıp Bin Tanrılı Kent Hattuşa’ya kadar götüren arkeolojinin izinde, profesyonel rehberlik mesleği hakkında konuştuk.


Şebnem Atılgan: Tülay Hocam merhaba. Otuz yıldır profesyonel rehber olarak hizmet veriyorsunuz. Profesyonel rehberliğin tanımı size göre nedir?


Tülay Zeybek Özcan: Profesyonel rehberlik aslında profesyonelliğin ötesinde ‘amatör öğrencilik’ ya da diğer bir deyişle ‘çok merak eden’ demek. Bu merak ve bir öğrenci gibi araştırma ve öğrenme tutkusu, sizi, çok daha profesyonel bir boyuta taşıyor çünkü… Peki, merak konularımız neler ya da kimler? Hayatın görünen yanının arkasında neler var? Tarihi bir yapı bize neler söyler? Bu yapıyı kimler, hangi ulustan hangi zanaatkârlar inşa etti? Yapıda hangi malzemeler kullanıldı? Bunlar nereden geldi? Yapının mimarisi, özellikleri ve hangi amaçla inşa edildiği gibi daha pek çok sorumuz var… Tüm bunları merak edip, öğrenmek ve yapının yaradılışına ve geçmişten bugüne öyküsüne tanıklık etmek, hatta onunla birlikte yol almak… Aslında profesyonel rehberliği besleyen de bu ilgi, merak ve biraz da amatör öğrenci olma ruhu!


Şebnem Atılgan: Sanırım merak etmek ve öğrenme arzusu bu keyifli ama bir o kadar da zor mesleğin neredeyse temelini oluşturuyor.

Tülay Zeybek Özcan: Kesinlikle! Bununla birlikte, tarihi ve anıtsal yapılar, kutsal mekânlar, antik şehirler, müzeler ve daha pek çoğu ile geçmişten bugüne sürdürdüğünüz yolculuk ile siz de yol alıyor, dünyanızı ve hayata bakış açınızı genişletiyor ve ruhunuzu zenginleştiriyorsunuz. Bu yolculuklarda o kadar çok insanla tanışıyorsunuz ki! Çoğu bu dünyadan binlerce yıl önce göçüp gitmiş, fakat arkasında çok büyük izler bırakmışlar. İşte bu izleri merak edip takip etmek bir rehber için çok önemli… Bu nedenle, rehber, merak eden kişidir. Şurada gördüğümüz yapıyı inşa edenler nasıl duygu ve düşüncelere sahipti? Hangi eğitimleri almışlardı? Nasıl bir aşk ve sabırla çalışmışlardı? Tüm bunları ve çok daha fazlasını öğrenmek sizi öyle bir kapıdan geçiriyor ki yapı dile gelip neredeyse konuşuyor, anlatıyor ve siz de bu yolculuk içerisinden öğrendiklerinizi harmanlayıp, değerlendiriyorsunuz. Bir diğer deyişle, yaratılanın içinde yaratılış sürecine tanık olup tekrar yaratıyorsunuz.


Şebnem Atılgan: Bu bitmeyen bir süreç… Bir tür döngü, değil mi? Öğrenme merakı da öyle aslında, sonu gelemeyen bir merak ve sürekli öğrenmek için istek duymak…


Tülay Zeybek Özcan: Hayatın kendisi bir döngüdür. Karşınızda duran yüzlerce yıl önce inşası bitmiş bir yapıdır ama siz onun başlangıcına doğru yol alır ve günümüze geri dönersiniz. Böylece bir tür yeniden yaratılışa bizzat tanık olursunuz.


Şebnem Atılgan: Ve bir rehber olarak tüm bunları dile getirir, sözlü olarak anlatırsınız.


Tülay Zeybek Özcan: Anlatmak, bir başka yaratış süreci tabii… Bu da kişiye özel aslında… Aynı binaya, kapıya, kutsal mekâna ya da bir Artemis heykeline bakarız; fakat bir mimarın, bir doktorun, bir öğrencinin, bir gezginin ya da sizin gördüğünüz birbirinden farklıdır. Mimar için yapının planı ve malzemeleri, bir dil bilimci için üzerindeki yazı ve işaretler, bir fotoğrafçı için ışık ve perspektif öne çıkabilir, çünkü anıtsal tarihi yapılar birçok değişik bilim sanatını içinde barındırır. Arkeoloji ve diğer bilim dalları ile elde ettiğimiz bilgiler bir araya geldiğinde, antik yapı bize dönemi hakkında ayna olur. İşte bu aynaya bakarken kendinizi ve başka sizleri görürsünüz ki bu da karşılıklı bir iletişimdir. Bana göre rehberlik, hayatın içinde bir yol alış sürecidir. Hayat, dur durak bilmeden hepimize yeni oluşumlar sunar. 
Bir rehberin ilgi alanları ve merak ettiği konular çok çeşitli ve değişik olabilir. İnsanoğlunun gelişiminden tutun da hayvanlara, bir tarihi eserden bir bitkiye, deniz canlılarından tutun da gökyüzünde uçan kuşlara kadar pek çok farklı alana ilgi duyabilir, çünkü yaşamın ta kendisi, yaşamı merak etmektir. Bu yaşam, geçmişte ya da şu anda yaşanıyor olabilir. İşte rehber, tüm bu yaşamları ve yaşanmışlıkları merak ettiği için hayatın her haliyle hemhal olan kişidir.


Şebnem Atılgan: Arkeoloji bize geçmiş hakkında bilgi veriyor. Bununla birlikte toprak altındaki tüm kadim medeniyetleri bize sunarken hem geçmişe hem de geleceğimize ışık tutuyor. Geçmiş, içinde geleceğe dair pek çok ipucunu da barındırıyor.

Tülay Zeybek Özcan


Tülay Zeybek Özcan: Gerçekten de öyle! Arkeoloji bilimini birçok şekilde tanımlayabiliriz. Diyebiliriz ki, toprak altında olan ve bu şekilde korunan eserler gün yüzüne çıktığı andan itibaren o kültürün geleceği oluyor. Bu bir yorum ki arkeoloji de bir yorumlama bilimidir. Bu tanım ve yorumları yaparken birçok farklı bilim türünden de yararlanılır, ciddi bir ekip çalışmasıdır bu! Tıpkı tıp bilimi gibi. Tıpta da doktorlar doğru sonuca varmak için tahliller yapar ve disiplinler arası bilgilere başvururlar ve sonra tüm bu bilgileri derleyerek hastaya bir tanı koyarlar. Bu tanı o şahsa özeldir. Arkeoloji de böyle… Eser toprak altından çıkıyor ve disiplinler arası bir çalışma sonrası değerlendirmeler yapılıyor. Birçok bilim insanı, uzmanlık alanları içerisinde bilimsel ölçümlere dayalı yorum yapıyor. İşte bu eser hakkında yorumdaki bilgi de bugüne ve geleceğe ışık tutuyor.
Arkeoloji ile şahit olduğumuz toprak altından çıkan o eserlerdeki, gözümüzle duyularımızla algıladığımız bilginin bizlerdeki dönüşümü o kadar önemli ki! Bilirsiniz, “Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı!” şeklinde bir dize vardır, İstiklal Marşımızda. Ben bu dizeyi arkeoloji için de sıklıkla kullanırım, çünkü binlerce yıl öncesinden kalan tüm yaşam ve yaşanmışlıkları bizim için saklayan ve koruyan topraktır. Yenikapı’yı düşünün, örneğin… Toprak ve örterek koruduğu eserler M.Ö. 6.500’lere kadar ulaşmamızı sağladı. İşte, İstanbul’da ya da Anadolu’nun veya dünyanın herhangi bir yerinde ayaklarımızı toprağa bastığımızdaki titreşim binlerce yıl öncesine ulaşıyor. O eski medeniyetlerin izleri de öyle… ‘Ben buradayım, ben de varım!’ diyor. Ve bir gün, bir kazıda toprağın altından çıkıp, onlar bize, biz de onlara kavuşuyor ve kadim medeniyetlerle kucaklaşıyoruz. Her şey topraktan çıkıyor! Bütün bilgi, bizi ve hayvanları besleyen bitkiler, ağaçlar, sebzeler… Öldüğümüz zaman da yine toprağa dönüyoruz, diğer bir deyişle kaybolmuyor sadece dönüşüyoruz. Topraktan çıkan binlerce yıl öncesine ait eserler de bizleri dönüştürüyor; bilgimizi, görgümüzü ve kültürümüzü artırıyor. Hatta hayata bakışımıza yenilik katıyor.

 
Şebnem Atılgan: Toprak ne kadar da kıymetli… Hep vermiş, sunmuş ve doyurmuş; ona sığınanları da saklamış, korumuş ya da dönüştürmüş…


Tülay Zeybek Özcan:
Ağaçlar kökleriyle topraktan besleniyor. Gövdesiyle gökyüzüne uzanıyor ve mevsimi geldiğinde meyvelerini sunuyor. Ağaç, gökyüzü ile yeryüzü arasında dalları, gövdesi ve kökleri ile bağlantı kuruyor. Bu da – gözlemleyen insan için – ona bir inanç kültü kazandırıyor. İlk çağlarda insanlar ağaca tapınım yapıyor, onun gökyüzü ile yeryüzü arasındaki bağlantısı ve kışın kuruyup baharda tekrar canlanmasını çok etkileyici buluyorlar.  İlk çağlarda birçok tanrıya inanılıyor biliyorsunuz, gök tanrı başta olmak üzere…  İşte rehberlik mesleğinde, yolculuk ederken, tüm çevreyi yerüstü ve yeraltı varlıklarıyla gözlemlerken, geçmiş ve gelecek arasında şu anın içinde bu eserlere muhatap olarak merak eder rehber… Bu nesnelerin bilgisini araştırırken bazen bazı sorular net yanıtlanmamış ve  daha çözülmemiştir… Olanı olduğu gibi aktarırken, bu sırlı bilgiler de rehberin adrenalini arttırır. Çünkü öğrenmek ister, işte bu öğrenme süreci rehberi hep araştırmaya, okumaya ve yenilenmeye götürür. Ve çok heyecan verir… Ve dönüştürür insanı. Toprak ana sırlı bir battaniye gibi korur altında olanı ve kazıldıkça toprak, sayfa sayfa açılır tarih kitabı.


Şebnem Atılgan: Atalarımızdan kalan izleri incelediğimizde makro ve mikroyu çözmeye çalıştıklarını görüyoruz. Gök tanrı, adını doğa olaylarından alan pek çok tanrı, bereket tanrıçaları, yer ve yeraltı tanrıları… İnsanoğlunun gelişimine eşlik eden tarihi süreçte inanç ne kadar da etkili olmuş ve büyük yer tutmuş. Atalarımızın bildikleri çok daha başka şeyler vardı, kanımca… Bizim bilmediğimiz ama öğrenmek için birçok bilim disiplini ile araştırdığımız, bulmaya çalıştığımız…


Tülay Zeybek Özcan: En büyük hatayı zaten bu noktada yapıyoruz; geçmiş yüzyıllarda yaşayanlara ilkel insan deniliyor… Oysa ilkel olamayacak kadar gelişmişlerdi. Atalarımızı anlamak istiyorsak eğer o yüzyılların koşullarını bilmeli ve değerlendirmemizi de bu şekilde yapmalıyız. Belki de o koşullarda şu anda bizler çok daha ilkel kalırdık. Burada ‘ilkel olmanın’ tanımını doğru yapmak çok önemli… Medeniyet, insanoğlunun daha yüce ahlak değerleri ile daha yüce, daha insanı insan yapan değerleri taşıması ve o değerlerle yaşaması değil mi? Oysa biz taş çağında yaşayan insanlara ilkel diyoruz, fakat bu çağda yaşayıp, o çağdaki insanların duygu ve düşüncelerini bilemeyiz ki! En belirgin örneği Göbeklitepe değil mi? Bugün Göbeklitepe’deki arkeolojik kazılar sonucunda karşımıza çıkan T şeklindeki steller, taş strüktürler hiç de ilkel insanlar tarafından yapılmışa benzemiyor. Günümüzde dahi yapımı son derece zor ve mimari bilgi gerektiren yapılar bunlar. Şimdi Göbeklitepe’ye bakıp, o çağın insanlarına ilkel diyebilir miyiz? İnanç sistemi, geçmişten günümüze insanların hayatında belirleyici olmuş… Atalarımız hayata anlam katmak ve en önemlisi de korkularıyla baş etmeye çalışmışlar ve tabii ihtiyaçlar… Doğada çözemedikleri, anlamadıkları ve kontrol edemedikleri pek çok olay var. Gökyüzündeki güneş, örneğin… Bu ışık nereden geliyor? Dünyamızı aydınlatan, hayat kaynağı ışığı anlamaya ve anlam vermeye çalışıyorlar. Her sabah doğup, ışığı ile hayata hayat katan, akşam olduğunda ise kaybolan ve yerini ay ve yıldızlara bırakan gökyüzünün büyük bir gücü olduğuna inanmaları kadar doğal ne olabilir ki! Güneşe, aya ya da yağmura, fırtınaya ve diğerlerine inanmaları gibi… İlk çağlarda yaşayan atalarımıza ilkel demek kanımca haksızlık olur ki günümüzden milyonlarca yıl önceki iklim koşullarında hayatlarını sürdürmeyi başardılar değil mi?


Şebnem Atılgan: Diğer bir deyişle nesillerini devam ettirdiler. İnanç sistemi de bilgi ve aktarım olarak çok önemli değil mi? Rehber olarak birçok farklı tarihi yapıda bu bilgileri de aktarıyorsunuz…


Tülay Zeybek Özcan:
İnanç sistemine aslında ‘din’ olarak bakmamamız  gerekiyor. İnsanoğlu var olduğundan bugüne yaşamak ve kendini var etmek için yollar aradı, durdu. Kontrol edemediği ya da gözüyle gördüklerine, kulağıyla duyduklarına inandı. Gökyüzünde ve yeryüzünde gördüklerine anlam katmaya çalıştı. Kanımca insanoğlunun en büyük sorunsalı da bu; anlam katma çabası… Böylece kontrolü sağlamak ve kargaşa ya da karmaşadan korunmak istiyor. İlk çağlardaki korku hala var oysa! Dünyadaki sistem korku endeksli değil mi? Bir şekilde insanların birçok şeyden korkması sağlanıyor ya da bu dayatılıyor, çünkü sistemin kendisi de korkudan besleniyor.  Ne yazık ki! Bir başka açıdan bakarsak eğer insanoğlu yerleşik hayata geçip, ekip biçmeye ve artı ürününü depolamaya başladığı andan itibaren ne oluyorsa oluyor… Hala da öyleyiz… Bu artı ürün, medeniyet yolunda büyük bir aşama olsa da savaşlar, yıkımlar, hırs ve korkunun da başlangıcı oldu diyebiliriz. Neolitik devrim ya da tarım devrimi, insan topluluklarının ilk kez tarım yapmaya başladıkları dönem ki bu da sosyal ve ekonomik hayatta sonuçları günümüze kadar ulaşan pek çok gelişmenin yaşanmasını sağladı.


Şebnem Atılgan: Tüm bunlar bir rehber için son derece önemli bilgiler… Tabii çok daha fazla var, okumak, araştırmak ve sizin de söylediğiniz gibi meraklı olmak gerekiyor. Bir rehber nasıl çalışır? Tüm bu bilgileri süzgecinden nasıl geçirir?

Tülay Zeybek Özcan: Bütün bu konuştuğumuz konuların yanı sıra hayat çok basit bir şekilde devam ediyor. Hayatımızı idame ettirmek için çok çalışmak ve bir rehber olarak işimizi en iyi şekilde yapmak durumundayız. Rehberlik yapacağınız bölge neresi olursa olsun mutlaka hazırlık yapmanız, okumanız, araştırmanız ve bilimsel olarak yayınlanan bilgileri takip etmeniz gerekir. Örneğin rehberlik yapacağınız alan Hattuşa ise ki artık özellikle yerli gezginlerimizin Hititleri keşfettiğini ve merak ettiğini düşünüyorum ve bu beni mutlu ediyor,  Anadolu’nun en büyük medeniyetlerinden biri olan Hititlerle ilgili pek çok kaynak, kitap ve notlarınız olmalı… Bir bölgeyi anlatmaya coğrafyasından başlarız; nasıl bir yer olduğunu, folklorik özelliklerini, gelenek-görenek ve inançlarını anlatırız. Bununla birlikte bölgede yapılan arkeolojik kazıların sonuçlarından yararlanır, notlar çıkartır ve bunları gezginlerimizle paylaşırız. Bir rehberin kendi notlarını hazırlaması ve kaynak arşivi oluşturması oldukça önemlidir. Eskiden el yazısı ile notlar alır, her gittiğim yere bu notlarımı götürürdüm. Şimdi notlarımızı da bilgisayarda yazabiliyor ve arşiv oluşturabiliyoruz.

Şebnem Atılgan: Bölgeyi tanımak kadar rehberlik yapacağınız grubu da tanımak çok önemli olmalı…

Tülay Zeybek Özcan: Tabii, kesinlikle! Grup kimlerden oluşuyor, mutlaka tanımak gerekir. Grubunuzdakilerin ilgi alanları nelerdir? Örneğin bazı gruplar geziyle inanılmaz ilgilidir, siz anlattıkça çok daha fazlasını öğrenmek isterler. Siz de aşka gelir yoğun bir bilgi aktarımı sağlarsınız. Fakat bazı gruplar bu tür bilgilere çok fazla ilgi duymayabilir. Tabii grubu tanımak, kimlerle birlikte tur yapacağınızı bilmek de çok önemlidir. Grubunuzu tanımaya çalışırsınız. Bunun için acentenizden yardım istersiniz. Tura katılanların yaş grubu nedir? Gezi güzergâhı neresidir? Örneğin Sagalassos’ta sürekli tırmanmanız gerekir, fakat Efes’in yolu düzdür ve antik şehir içinde yürümek kolaydır. Grubunuzun özellikleri geziyi direkt olarak etkiler dolayısıyla rehberlik yapacağınız kişileri tanımak çok daha verimli ve keyifli bir seyahat olmasını sağlar. Aynı durum konaklayacağınız otel ve yemek için de geçerlidir. Her ikisi de mutlaka tur öncesinde belirlenmiş ya da acente tarafından belirlendiyse de sizin tarafınızdan kontrol edilmiş olmalı… Grubunuzda vegan ya da vejetaryenler olabilir. Bunu bilmeli ve konakladığınız otelin mutfak şefine bilgi vermelisiniz. Gezi bölgesindeki müzeler hangi saatlerde açık ya da kapalıdır? Bu detaylar asla son dakikaya bırakılamaz. Bunların hepsini acente yapar ama rehber yine tekrar üzerinden geçer, kontrol eder, çünkü grubunuzdakiler sizi tanır ve seyahatiniz boyunca sizinle iletişim içerisinde olur. Bu yüzden çalıştığınız acente da çok önemlidir.

Şebnem Atılgan: Siz gezi planlarınızı nasıl yapıyorsunuz?

Tülay Zeybek Özcan: Sadece ‘gezmek’ kelimesi dahi heyecan verici, aslında… Grubumu nasıl bir gezi bekliyor? Bu soru, gezinin içeriğinin yanı sıra grubumun geziye nasıl hazırlanacağına ya da nasıl bir gezi istedikleriyle de doğru orantılı… Her gezim için hazırladığım bir matbu bilgi formum var, işte bu formdaki bilgilere verilecek cevaplarla hep birlikte gezinin özelliklerini belirlemiş oluyoruz. Bu geziyi açık havada mı yapacağız? Açık hava ya da kapalı bir mekândaysak veya uzun ya da kısa yürüyüşe uygun kıyafetler çok daha keyifli bir gezi olmasını sağlayacaktır. Su kenarında mı olacağız ya da dik bir yokuşu mu tırmanacağız? Örneğin Kastamonu’da şelalelin yakınında oldukça kaygan bir zemin vardır. Bu küçük örnek gibi… Her koşulu ve durumu misafirlerimize söylemek durumundayız ki hazırlıklarını tur öncesi yapsınlar. Ayakkabısını, şapkasını, güneş kremini, gözlüğü ve ihtiyacı olanları yanına alsın… Tüm bunlar iyi bir gezi için küçük ama çok önemli detaylardır. Ben de bütün bu bilgileri hazırlar ve acentem aracılığı ile misafirlerimle paylaşırım. Bunun ardından gezi bölgeniz hakkındaki anlatım vardır. Gezi bölgenizi en iyi şekilde anlatmalısınız; belgelerle kanıtlı bilgileri aktarmak için araştırmalarınızı, okumalarınızı yapar ve notlarınızı hazırlarsınız. Rehberlik mesleğinin en önemli kısmı gezi bölgeniz hakkında donanımlı olmak ve elinizden geldiğince keyifli bir anlatım gerçekleştirmektir. Bununla birlikte Anadolu’da ve tabii her yerde programınızı en iyi şekilde yapmalı, giriş çıkış saatleri ya da bir müze veya ören yerinin açık-kapalı bilgilerine vakıf olmasınız. Bizim işimiz ‘Eline mikrofonu al, anlat!” işi değildir. Rehberlik mesleği gerçekten çok meşakkatli, birebir ilgi, bilgi ve güler yüzle yapmanız gereken bir iştir. Diyebilirim ki, rehber hep anın önünde gidendir. Gezi planını, saat programını ve tüm diğer detayları hazırlar ve anın önünde giderek, geriye doğru sarıp, zamanlamasını en iyi şekilde yapar. Az önce söylediğim gibi güler yüzlü olmalı ve kendine dinlenme zamanı da ayırarak enerjisini kaybetmemelidir. Sizinle beraber tura katılan her kişi, tatilini ve parasını bu gezi için ayırmıştır ve bunun karşılığında kaliteli zaman geçirmeli ve keyifli bir tur yaşamalıdır. Açıkçası işin içinde annelik var, hemşire olmak var, bir orkestra şefi gibi müzisyenlerinizi en iyi şekilde yönetmek var! Birçok değerli akademisyen, araştırmacılarımız kazılar yapıyor, müzeler açılıyor ve bizlere belge ve bilgiler sunuyor. Bizler de onların sunduklarını en iyi şekilde aktarmalıyız.

Şebnem Atılgan: Bir yandan son derece profesyonel diğer yandan da amatör ruhu ile mesleği icra etmek…

Tülay Zeybek Özcan: Genel olarak evet, fakat her rehber böyle olmayabilir. Ben biraz fazla detaycıyım. Birçok arkadaşımız, haklı olarak, profesyonel bir sınır çekip, ‘bu kadar’ diyebiliyor. Fakat ben insan seviyorum, dolayısıyla misafirlerim için de fedakâr olmaktan kaçınmıyorum. Misafirlerim mutlu olduğunda ben de mutlu oluyorum. Tabii genelleme yapmamak gerekir. Bununla birlikte az önce de konuştuğumuz gibi misafir gruplarının rehberlerden beklentileri vardır. Her şeyden önce rehber grubuna sahip çıkmalı, güvenli, temiz ve konforlu bir konaklama ve yeme-içme hizmeti almalarını sağlamalıdır. Bu noktada acente-rehber arası iletişim ve destek çok önemli; rehber ve acentenin aynı vizyon ve çalışma prensiplerine sahip olması, işi, kolay ve keyifli hale getiriyor. Tüm bunların ardından bilgilendirme aşaması gelir ki sadece tarihi konular da değil… Bu turu ve gezi koşullarını kapsayan her konuda… Ben biraz daha bireysel yaklaşıyorum, grubu bir güruh olarak değil, tek tek insan olarak görüyorum. Herhalde bu meslekte benim en temel özelliğim bu! Gruptaki her insanı ayrı ayrı değerlendiriyorum. Aynı zamanda da grubumdakilerin birbirleriyle kaynaşmasına çok dikkat ediyorum.

Şebnem Atılgan: Tülay Hocam, başta Anadolu olmak üzere dünyada pek çok bölgeyi gruplarınızla geziyor, bilgiler aktarıyorsunuz. Merak ediyorum, bu gruplar içerisinde gezdiğiniz bölgeyle ilgili uzman bir kişi olursa nasıl bir diyalog oluyor?

Tülay Zeybek Özcan: Müthiş bir diyalog oluyor, diyebilirim çünkü ben, bilgiye aç ve meraklı bir insanım! Arkeologlarla da gezdim pek çok kez! Böyle bir gezi de ya da grupta uzman birisi varsa eğer, “Konuya eklemek istedikleriniz var mı? Sizi dinliyoruz,” demekten keyif alırım. Elbette bunun da dengesi çok önemli… Bununla birlikte rehberlik bir bilgi nakil işidir. Biz rehberler, disiplinler arası bilgiyi karşımızdaki kişiye naklederiz. Konu hakkında bir yorum yapmamız istenirse eğer “Mehmet Özdoğan Hoca’mıza göre…”, “Halil Tekin Hoca’mıza göre…”, “Fahri Işık Hoca’mıza göre…” gibi bilgiye ve referansa dayalı yorumlar ekleyebiliriz. Elbette rehber olarak bizlerin de görüşü ya da konuya ekleyecekleri yorumları olabilir, fakat her zaman bilimsel bilgilere dayalı olarak konuşmak zorundayız. Örneğin bir rehber asla siyasi ya da dini görüşünü geziye katmamalı ve karşısındakilere aktarmamalı ya da yansıtmamalıdır. Bütün inanç sistemlerine ve siyasi görüşlere eşit mesafede durmalı ve saygılı olmalıdır. Tüm bunlar ilk çağlar için geçerli olduğu gibi yakın tarihimiz için de geçerlidir. Anadolu toprakları uzak ve yakın tarihimizde birçok olaya tanık olmuştur. Rehberlik mesleğinin görevi bilimsel gerçekleri tarafsız olarak anlatmaktır. Ve tabii bazı yanlış bilinenleri de yine kaynak göstererek doğrulamaktır. Yaşadığımız coğrafya itibariyle bu çok önemli bir detaydır ki bu nedenle bir rehberin çok okuması, araştırması ve öğrenmesi gerekir.
Tabii bu arada bazı sorulara cevap veremeyebiliriz ki her şeyi de bilmek zorunda değiliz. Böyle bir durumda ben açıkça “Bilmiyorum, fakat bu konuya akşam çalışayım yarın sizlerle paylaşayım,” derim. Her şeyi bilemezsiniz, öyle değil mi? Bu mümkün değil çünkü… Kaynak göstererek nakil etmek de bu işte, bilmediğinizi de öğrenerek karşınızdaki kişiye yorumsuz aktarmak…

Şebnem Atılgan: Rehberlik ve geziler hakkında uzun uzun konuştuk ki daha konuşmadığımız ne çok konu var! Bu röportajı bitirmeden, Hattuşa’ya da uzanalım. Sizin de tıpkı benim gibi Hititlere hayran olduğunuzu biliyorum. Siz Hititler’in başkenti Hattuşa’da misafirlerinize neler anlatıyorsunuz?

Tülay Zeybek Özcan: Güzel bir soru bu! Bazı ören yerleri vardır, o kadar bildirisi vardır ki hem rahatça anlatırsınız hem de görselliği pek çok veri sağlar ya da misafirlerinizin çevreyi hayal etmelerini kolaylaştırır. Örneğin Efes’in Celsus Kütüphanesi ayaktadır ve bu da kütüphane hakkında bilgi aktarmamızı kolaylaştırır. Fakat Hattuşa böyle değil! Hattuşa hakkında bilgilerimiz epeyce olsa da ki çok uzun yıllardır kazılıyor biliyorsunuz, şehri gözümüzde canlandırmak için biraz hayal gücüne ihtiyacımız var. Ben bu tür ören yerlerine gitmeden önce ya da yolculuk sırasında misafirlerimize bilgi veririm ki dosyamda görseller de olur. Böylece misafirlerimizin binlerce yıl öncesindeki şehir hakkında fikir sahibi olmalarına yardımcı olmaya çalışırım. Son zamanlarda arkeolojik kazı alanlarında, ören yerinin binlerce yıl önce nasıl göründüğüne dair üç boyutlu maketler çalışılıyor ve sergileniyor. Bu beni çok mutlu ediyor, çünkü böylece gezi çok daha verimli oluyor. Hattuşa’da biliyorsunuz çalışmalar, Alman Arkeoloji Enstitüsü adına Kazı Başkanı Prof. Dr. Andreas Schachner ve ekibi tarafından yürütülüyor. Hattuşa’nın birçok özelliği var; binlerce yıl önce Anadolu’nun bu sarp bölgesinde bir medeniyet kurdular ve imparatorluklarını yüzlerce yıl sürdürdüler. İlk yerleşim izlerinin M.Ö 6 bine, Geç Neolitik-Erken Kalkolitik Çağ’a kadar indiğini, kazılar bize söylüyor. Bununla birlikte farklı kültür katları da ortaya çıkmıştır. Kalıntılar Aşağı Kent, Yukarı Kent, Büyük Kale -Kral Kalesi- Yazılıkaya’dan oluşmaktadır. Kapılar çok önemlidir; Aslanlı Kapı, Sfenksli Kapı, Kral Kapısı, Poternli Sur, Yerkapı… Tapınaklar yine çok önemlidir; Büyük Tapınak ve Hitit Açıkhava tapınağı olan Yazılıkaya… Şehrin surları… Yeşil taş… Hiyeroglif yazılı kitabeler, çivi yazıları, On iki Hitit Yeraltı Tanrısı Kabartması, kült objeler ve bize Hitit krallarının yanı sıra günlük yaşam hakkında bilgi veren kil tabletler ki böylece bin tanrılı Hattuşa’nın dini ritüelleri ve inanç sistemi hakkında pek çok bilgiye sahip oluyoruz. Şurası açık ki, Hattuşa’da bizi büyük bir medeniyet bekliyor!


Şebnem Atılgan: Bin Tanrılı Kent Hattuşa’nın çekiciliğine kapılmamak mümkün değil! Bu değerli bilgiler ve keyifli röportaj için çok teşekkür ederim.

Yorum Yazınız

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen İsminizi Giriniz