SÖZ UÇAR, MİZAH KALIR!

3313

Tiyatro sanatçısı, yönetmeni ve sinema oyuncusu olarak tanıdığımız Zafer Algöz, arka arkaya yayımlanan ve okuyucunun büyük beğenisini toplayan kitapları “Haşırt Dı Bilekbord” ve “Keş On Dı Teybıl” ile usta bir mizah yazarı olduğunu kanıtlıyor. Yazar Zafer Algöz kitaplarında, Kemal Sunal’dan Sadri Alışık’a, Öztürk Serengil’den Fatma Girik’e, Erkan Can’dan Cem Yılmaz’a, Ertuğrul İlgin’den Cüneyt Gökçer’e, Fikret Hakan’dan Nur Subaşı’na, Süleyman Seba’dan Kamran Usluer ve Can Yılmaz’a pek çok sanatçıyla setlerde, sahnede ve dost meclislerinde yaşadıklarını anlatıyor. Haşırt Dı Bilekbord ve Keş On Dı Teybıl’da güldürüyor, hüzünlendiriyor, sanat dünyasının önemli isimlerini daha yakından tanıma fırsatı sağlıyor. Bir tür belgesel niteliği taşıyan bu anılar espri ve hüznü, geçmişten günümüze yazılı kaynak haline dönüştürüyor. Tabii asıl işlevi olan güldürmeyi kimi anılarda ise hüzünlendirmeyi ihmal etmeden! Mizahi bir anlatım ustalığına dönüşen bu anılarla Türk tiyatro ve sinema tarihinde bir yandan zaman yolculuğuna çıkarken diğer yandan bolca güleceksiniz. Belki de kitapları okuduktan sonra tıpkı benim gibi, geçmişte kalan o güzel insanlara selam gönderip, “söz uçar, mizah kalır!” diye düşüneceksiniz. Zafer Algöz’le Covid 19 süreci, kitaplar ve mizah yazarlığı hakkında konuştuk.

Şebnem Atılgan: Dünya ve ülkemiz yaklaşık olarak dört aydır Covid 19’un etkisi altında… Virüs, milyonlarca insanın iş ve sosyal hayatında kopmalara, ertelemelere ve birçok profesyonel alanda iptallere neden oldu. Elbette her şeyin başı sağlık, dedik ve yetkililerin #evdekal çağrılarına uyarak, uzun bir süreyi evlerimizde geçirdik. Bugünlerde yeni normale dönmeye çalışsak da, bu uzun ara doğrusu birçoğumuzu olumsuz etkiledi. Bir mizah yazarı olarak Covid 19’un toplum üzerindeki etkisini nasıl gözlemlediniz? Sizin gözünüze takılanlar nelerdi?

Zafer Algöz: Covid 19’un ilk günleri pek de hızlı geçmiyordu, diyebilirim. Günler ve haftalar uzadıkça uzuyordu. Fakat Mart ayının sonlarına doğru günler ve haftalar çok daha çabuk geçmeye başladı. Sonra bir baktık ki, Nisan, Mayıs hatta Haziran gelmiş de geçiyor.

Bu süreç içerisinde dikkatimi çeken birtakım mizahi durumlar da vardı elbette… Örneğin, ne kadar çok insan ekmek pişirme ustasıymış, bunu gördük, fark ettik… Aile bireyleri arasında, “Bu korona hastalığı daha önce benim başıma gelmişti,” ya da “Ben daha önce bu hastalığı geçirmiştim. Şimdi hatırladım,” diyenleri duyduk, dinledik.  Ve tabii, “Maske takalım mı, takmayalım mı?” tartışmaları aldı başını yürüdü. Bu tartışmalar sürerken “Takalım,” diyenlerin haklılığı ispat edilinceye ve yüzlerce insana hastalık bulaşıncaya kadar günler, haftalar geçti. Anadolu’da tarlalardaki ürünleri kargalar ya da diğer kuşlar yemesin diye, insan figürü şeklinde korkuluklar yapılır. Böylece kuşlar tarlalara yaklaşmaz. Bizde de Covid 19 virüsünü, havada uçan sinekler gibi algılayan insanlar oldu. Sanırım bu nedenle maskelerine “Kullan, at!” şeklinde davrandılar. Maskeyi yüzlerine değil de çenelerine takanların sayısı da oldukça fazlaydı. Virüs, çeneye takılan bu maskeden korkacak ve yaklaşmayacak, diye düşündüler belki de… Hatta Bursa’da bir adamın maskesini dikiz aynasına takıp, trafikte yoluna devam ettiğini dahi gördüm. Hani, emniyet kemerinin takıldığı yere beş lira sıkıştırıp, ötmesinin engellenmesi gibi tuhaf bir görüntüydü. Doğrusu ben Covid 19 olsam bu davranışlar karşısında Türkiye’yi terk ederim.

Zafer Algöz – Photo Credit Deniz Ozmen

Bu arada 65 yaş üzerindeki insanlarımıza biraz ayıp edildi; altmış beş yaş üstü evden çıkmasın, on sekiz yaş altı yerinden kıpırdamasın denildi… Bizler evlerimizde durduk durmasına ama bu iki yaş grubunun dışındakiler maskeli ya da maskesiz olarak sokağa çıktılar ve sonra evlerine dönüp, aileleriyle birlikte yaşamaya devam ettiler. Dolayısıyla virüs, bir şekilde genç ya da yaşlı vatandaşlarımız tarafından birbirine bulaştırıldı. Bununla birlikte ülke olarak bizim en büyük artımız ki bunu her zaman söylüyorum, sağlık sektörü olarak Avrupa’nın pek çok ülkesinden çok daha iyi konumda olmamız… Neden daha iyiyiz? Çünkü biz de üniversite, devlet ve özel hastaneler ile sağlık ocakları ve klinikler var. Tabii hekimlerimiz de alanlarında çok iyiler… Covid 19 süresi boyunca Sağlık Bakanlığı’nın organizasyonuyla doktorlarımız, hemşirelerimiz ve diğer tüm sağlık çalışanlarımız büyük özveriler göstererek yoğun bir şekilde çalıştılar. Yine bu süreç içerisinde çok değerli hekimlerimizi, hemşirelerimizi, eczacılarımızı yitirdik. Bulaşıcı hastalığa yakalananları tedavi edeceğim gayretiyle canlarını feda eden kardeşlerimiz oldu. Hepsine Allah’tan rahmet diliyorum. Sonuç olarak salgın sürecini sağlık çalışanlarımızın üstün gayretleri ve oturmuş bir sistem sayesinde biraz daha rahat geçirdik diye düşünüyorum.

Şebnem Atılgan: Salgın durumu ne yazık ki sona ermiş değil… Covid 19 tehlikesi hale gerçekliğini ve ciddiyetini koruyor ki bu da bizlerin maskelerimizi kesinlikle takmamız gerektiğini gösteriyor.

Zafer Algöz: Kesinlikle! Türkiye’de “Neden sokağa çıkıyorsunuz?” diye tartışıyor ve insanlarımıza tepki gösteriyoruz. Oysa maskeni tak, tedbirini al, değil mi? Sadece biz değil, dünya ülkeleri de bu salgından bezmiş durumda… Yurt dışında yaşayan arkadaşlarım diyor ki; Berlin’de, Paris’te, Amerika’da, San Francisco’da, Los Angeles’ta binlerce insan kafeteryalarda, lokantalarda oturuyor ve adeta virüse meydan okuyorlar. Böyle tuhaf bir noktaya geldi bu iş! İşte bundan sonra;  bugüne kadar yaşadığımız meğer grip gibi hafif bir virüsmüş, boşu boşuna panik olmuşuz ya da bu virüs gerçekten çok ölümcül, biz neden daha fazla ciddiye almadık şeklinde düşünüp, iki boyutu da yaşayıp göreceğiz. Esprili bir bakış açısı ile yaklaşırsak eğer, ekmek pişirme ustası ya da meraklılarının sosyal medyada epeyce fazla olduğunu söylememiz gerekir. Bir de marketlerin pencerelerine astıkları “Maya kalmadı,” yazısına epey şaşırdığımı söylemeliyim… Ekşi maya, kuru maya… Ben pek anlamam bu işlerden ama meğer ekmek pişirmek epey makbulmüş… Espri dediniz, aklıma tonik geldi! Bildiğiniz gibi tonikler de marketlerde kasa kasa satıldı. İnsanlar toniğin korona virüse karşı koruyucu olduğu iddia ettiler ve evlerine kasa kasa tonik taşıdılar. Tonik bulamayanlar yine onlarca maden suyu satın aldı. Çok ilginç bir süreç yaşadık, gerçekten. İnşallah bu yaz mevsiminden yüzümüzün akıyla çıkmayı başarır, bu belayı başımızdan def etmiş olur ve normal hayatımıza geri dönebiliriz.

Şebnem Atılgan: Hepimizin hayatında Covid 19’a dair izler ve anılar kalacak… Peki, sizin yeni kitabınızda Covid 19’a dair bir anı yer alacak mı?

Zafer Algöz: Covid 19 süreci, üçüncü kitabımı İnkılap Yayınları’na teslim ederken başladı. Karantina günleri, evde kal derken hayat da duruverdi. İnsanlık tarih boyunca birçok veba, humma ya da İspanyol gribi gibi yüz binlerce insanın hayatını kaybetmesine neden olan büyük salgınlar yaşamış, fakat bu trajedinin günümüzde gerçekleşmesi oldukça üzücü… 2020 yılından söz ediyoruz! İnsanlığın uzaya çıktığı hatta sivil havacılığın dahi bu konuda yoğun ilerlemeler kaydettiği bir dönemeyiz. Teknolojinin dolayısıyla bilimin üstün ilerlemeler gösterdiği bir çağdayız… Bu çağda bir virüs salgınının yaşanması insanlık adına çok üzücü… Sosyal hayatımızın tepe taklak olmasının yanı sıra ekonomi de derinden sarsıldı. Her şey bir anda durdu. İnsanlar evlerine kapandı. Korku ve kuşkuyla yaşamaya başladık. Şimdi yeni normal diyoruz ya, hayatın yeniden normale dönmesi için biraz daha zaman geçmesi gerekiyor. Ben de doğal olarak dedim ki, üçüncü kitabım hazır ama salgın dönemi sona erdikten sonra virüsle ilgili gözlemlerimi anlatacağım bir yazı kaleme almam lazım… Bunu üçüncü kitabımda yapacağım.

Şebnem Atılgan: Covid 19 süreci, mizahi bir kalemde toplumsal bir belgeye dönüşecek öyleyse… Siz aynı zamanda tiyatro oyuncusu ve yönetmesiniz. Tiyatrocu olarak Covid 19 sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Zafer Algöz: Virüsün etki boyutu kapalı alanlardı, hala da öyle… Tiyatro, sinema, sergi ve konser salonları, kafeteryalar, alışveriş merkezleri, marketler ve diğerleri virüs dolayısıyla kapatıldı. En büyük darbeyi de onlar yaşadı zaten… Takip edebildiğim kadarıyla Almanya, Kasım ayının ortalarına doğru kültürel performanslarda normal standartlara döneceğini belirtiyor. Dolayısıyla bizde de bu süreç Ekim, Kasım aylarını bulacaktır. Sonbahardan itibaren tiyatroların, sinemaların, konser salonlarının ve kapalı mekânların açılabileceğini düşünüyorum. Buna alternatif olarak tiyatro salonlarının Temmuz ayında açılacağı açıklandı ama 250 kişilik bir alana bu sayıda insan alabilecek misiniz? Oyunlar mecburen kırk ya da elli kişiye oynanacak. Bu da tuhaf bir şey olmayacak mı? İnsanlar yüzlerinde maskelerle oyun seyretmeye gelecekler. Tiyatro oyuncusunun da bir şekilde kötü etkileneceği bir durum bu… Bir futbol takımının boş bir stadyuma oynaması ile tiyatro grubunun boş salona oynaması arasında hiçbir fark yok! Bu nedenle ben, seyirciyle buluşma zamanımızın sonbaharı bulacağını düşünüyorum. Devlet Tiyatroları sanırım ilk önderliği yapacak, öyle görünüyor. Temmuz ayı itibariyle hazırlıklar başlıyor. Sonbahar itibariyle özel tiyatrolar ve canlı performanslar başlayacak, sahne arkasında çalışan arkadaşlarımız yeniden işlerine kavuşacak ki bu süreçte maddi güvenceleri olmadığı için en fazla onlar etkilendi.

Şebnem Atılgan: Bizim de temennimiz bu sürecin en kısa sürede sona ermesi ve sanat emekçilerinin bir an önce işlerine, oyunlarına, sahnelerine ve seyircilerine kavuşması… Covid 19 öncesinde yönetmenliğini yaptığınız “Aziz Dostum Çehov” sahneleniyordu. Oyunu Garibaldi Sahnesi’nde büyük bir beğeni ile izlemiştik. Kitaplarınıza geçmeden önce bu oyun hakkında da konuşalım istiyorum. Sizi, Çehov’un mizahi kalemi ile buluşturan ne oldu?

Zafer Algöz: Anton Çehov, hepimizin bildiği gibi bir Rus yazardır ve dünya edebiyatında çok önemli bir yere sahiptir. Çehov’un tiyatro ile buluşması, dünya oyunculuk ekolünde adı geçen büyük tiyatro kuramcısı Konstantin Stanislavski ile Moskova’daki Sanat Tiyatrosunda kaderlerinin çakışmasıyla başladı. Asıl işi doktorluk, biliyorsunuz. Tıp okumuş birisi… Stanislavski ile tanışmasıyla birlikte bütün dünyada tanınan bir yazar oluyor. Tıp mesleği, insanlar üzerinde yaptığı tahlilleri yazmaya yönelmesini sağlamış ki oyunda da bu karakterlerden bazılarını izliyorsunuz.

Konservatuar yıllarımızda ağabeylerimiz bize, “Shakespeare oynamak zordur”, “Çehov oynamak zordur. Bu yazarların oyunları için ayrı bir oyunculuk gerekir,” derlerdi. Ben, bunun ne demek olduğunu hiç anlamazdım. Shakespeare’in ya da Çehov’un yazdığı karakterler de birer insan… Bu karakterleri oynarken başka bir şey mi olmamız gerekiyor,  diye düşünürdüm. Bu dönemde, 1981 yılında, İngiltere’den bir yönetmen geldi. Dünya turnesine çıkmış, önemli bir tiyatro adamıydı. İstanbul’da ve Ankara’da sahneye çıkmasının ardından Cüneyt Gökçer’in davetiyle bizim okulu da ziyaret etti. Daha sonra bir hafta boyunca bizimle birlikte Workshop yaptı. Bu eğitimlerde Çehov’un oyunları hakkında da konuşmuştu. “Dünyada Çehov’u en iyi oynayacak tiyatrocular Türklerdir, çünkü Ruslar ve Türkler yapı olarak birbirlerine çok yakın toplumlardır. Duygusallığınız, insan olarak birbirinize olan yakınlığınız, kadınların kadınlarla ya da erkeklerin erkeklerle arkadaşlığı… Rus toplumu da sizin gibi… Bu nedenle Anton Çehov’un karakterlerini kendinizden biriymiş gibi, oyun kostümünü üzerinize giyip, rahatça oynayabilirsiniz,” demişti. Bu düşüncesinin temelinde, Rusya’da geçirdiği zamanların etkisi vardı. Ona göre Çehov’u oynamak bir İngiliz ya da Alman için zor olabilirdi ama bir Türk için bu hiç de zor değildi. Dolayısıyla Çehov’un Rusların yanı sıra Türkleri de anlatan karakterler yazdığını düşünüyordu. Ben de bu eğitimin ardından Çehov’un bütün oyunlarını okumaya ve izlemeye çalıştım. “Aziz Dostum Çehov”da da karakterler bize oldukça yakındır. “Teklif” oyununda evde kalmış bir kız ile babası ve müstakbel damatla aralarında geçen bir arsa meselesini; “Ayı” oyununda, alacağının peşine düşmüş ilginç bir adamı izleriz. Adam, eşinin ölümünden sonra hayata küsmüş bir asilzade olan kadından alacağını tahsil etmeye uğraşır. Fakat oyunun sonu oldukça sürprizlidir. Adam ve kadın birbirlerine âşık olurlar… Son bölüm olan “Tütünün Zararları”nda ise karısı ve kızı yüzünden hayatından bezmiş bir adamın dramatik hikâyesi anlatılır. Bu üç oyunu sahneye koyarken Rus klasik müzik bestecileri olan Çaykovski ile Rahmaninov’un eserlerini kullandım. “Aziz Dostum Çehov”da rol alan arkadaşlarım çok iyi oynuyorlar. Oyun da Garibaldi Sahnesi’ne çok yakışıyor. Covid 19 ile başlayan bu süreç olmasaydı oyun Türkiye’nin pek çok şehrine, hatta yurt dışında turneye gidecek, çeşitli festivallere katılacaktı.

Şebnem Atılgan: Çehov’un kaleminden etkilendiniz mi?

Zafer Algöz: Yok, hayır… Ama tabii ki büyük romancıların eserlerinin hayal gücümüzü geliştirmek için çok önemli rehberler olduğunu düşünüyorum. Romanlarda, senaryoların sol tarafına yazılan detaylar gibi en ince detayına kadar yazılan kurgular vardır, karakterler de öyledir. İyi kurgulanmış bir romanı sanki bir film izler gibi okuyabilirsiniz. Böylesine ustaca yazılmış romanların doğrusu tadına doyum olmaz… Ben kitaplarımda, tiyatro ve sinema dünyasında tanıdığım, birlikte çalışma şerefine nail olduğum, toplum tarafından tanınan oyuncularla yaşadıklarımı sevimli ve samimi bir dille anlatmaya çalışıyorum. Üçüncü kitabımda da bu tür anılar yer alacak. Sonuç olarak samimiyet her zaman kazanır diye düşünüyorum ki Anton Çehov’un başarısı da bence burada, öykülerinde samimiyete yer vermesinde…  

Şebnem Atılgan: Yazabilmeniz için yaşanan bir olayın mizahi tarafından görmek mi ya da birebir mizahi bir olay olması mı gerekiyor?

Zafer Algöz: Aslında ikisi de değil! Mizahi bir tarafı olmaması ya da insanların olayın bu tarafını fark etmemiş olması gerekiyor. Eğer ben olaydaki mizahi tarafı görürsem, yazıyorum zaten… Söylemek istediğim şu; yaşanan durumun mizahi tarafını görmem gerekiyor. Mizah ustası olmak böyle bir şey… Diğer bir deyişle, herhangi bir olayda, aslında gözümüzün önünde olan ince detayları mizahçının görüp, gün yüzüne çıkartması… Örneğin Cem Yılmaz’ın yeni gösterisinde şöyle bir sahnesi var. Diyor ki, “Adamın uçaktaki koltuk bileti numarası 26… Uçağın başından binip, koridorda sağına soluna bakıp 1, 2, 3, 4 diye sayarak yürüyor. Oysa uçak bileti numarası 26! Demek ki, ortadan itibaren arkaya doğru sayacaksın. Baştan neden sayıyorsun ki!” İnsanlar bu espriye tepinerek gülüyorlar ve birbirlerine, “Evet ya! Ben de bu şekilde numara sayanlara tanık oldum,” diyorlar. İşte, bu durumu anlatmadaki beceriyi ve her seferinde izleyicileri, eşini dostunu güldürmeyi başaran insanlar komedyen oluyor. Herkesin bakıp da göremediği incecik detayları yakalamak ve bunu anlatırken o detayın herkesin gözünde canlanmasını sağlama başarısıdır bu! Böyle olunca mizah oluyor işte… “Ben bu ayrıntıyı nasıl göremedim… Adam nasıl yakalamış,” diyorsunuz…

Şebnem Atılgan: Sizin kitaplarınızda yer alanlar da yaşanmış olaylar, diğer bir deyişle yaşanmış komik olaylar…

Zafer Algöz: Birçoğu komik, doğru ama hepsi değil… Bu anlatılar arasında okuyucuyu hüzünlendiren kahramanların hikâyeleri de var. İnsanların birçoğu kitap okurken sıkıldıklarını ya da bir günde ancak on sayfa okuyabildiklerini söylüyorlar. Türkiye’de aslında kitap okumaya meraklı olanlar yüzde 4 kadardır. Ben de okuma tembelliği olanları düşündüm ve başından sonunda kadar okuyup, ellerinden bırakamayacakları bir tempoda yazmaya çalıştım. Kitaplar, hüzünlü ya da komik olan yaşanmış anılar ve insan tahlillerinden oluşuyor. Öyle bir kitap yazayım ki okuyucu bir defada okusun bitirsin, hatta iki, üç gün sonra “Şu hikâye çok komikti, bir defa daha okuyayım,” desin… Metinleri yazarken klavye, daktilo kullanmıyorum. Bütün yazılarımı el yazısıyla yazıyorum. Üçüncü kitabımda da toplumda tanınan insanlarla başımdan geçen hikâyelerin yanı sıra tanınmış olmasa da yüce gönüllü insanların anıları yer alacak.

Şebnem Atılgan: Tanık olduğunuz olayları yazarken nasıl bir yöntem takip ediyorsunuz?

Zafer Algöz: Olayı önce aklıma yazarım… Yaşananları an be an, elime kalem alıp, not almam… Günün birinde, “Şurada şöyle bir şey vardı; böyle bir olay yaşamıştım ya da görmüştüm…” şeklinde çağrışımlar gelir. Daha sonra bunları dostlarıma anlatırım. Eğer bu anlatılarda güldürücü ya da hüzünlendirici özellikler varsa ve insanlardan da bu şekilde reaksiyonlar alıyorsam, bunu yazmalıyım diye düşünürüm. Yeri ve zamanı geldiğinde de yazarım… Kafa Dergisi’ne de aynı şekilde yazıyorum. Ayda bir yayımlanan Kafa Dergisi, şu anda Türkiye’nin en çok satan dergisi… Kafamda bazı hikâyeler var ve bir gün yeri zamanı gelince, şu insanın hikâyesini yazmalıyım diyorum.  Bunun dışında not almak, bir yerlere yazmak ve günün birinde bu notları ortaya çıkartıp kullanmak gibi bir yöntemim yok… Biraz ukalaca olacak ama hafızama güveniyorum.

Şebnem Atılgan: Şu anda hayatta olmayan pek çok sanatçı ile yaşanmış mizahi ya da hüzünlü anılar da kitaplarınızda yerini almış durumda… Kitaplarınız sanat dünyasına dair belgesel niteliğinde yazılı kaynak özelliğine de sahip…

Zafer Algöz: Doğru… Aslında yazmaya tam da bu noktadan hareketle başladım. Sanat dünyasında sevdiğim insanlarla yaşadığım çok değerli anılarımı arkadaşlarımla ve dostlarımla paylaşıyor, sohbetlerde anlatıyordum. Daha sonra anılarımın çok daha geniş bir kitleye ulaşmasını sağlamak için kitap olarak yazmaya karar verdim. Kitap kalıcı bir kaynak… Söz uçar, yazı kalır… Neticede bu da bir kitaptır. On yedi, on sekiz yaşındaki gençler siyah beyaz bir Türk filminde, muhteşem bir Sadri Alışık oyunculuğu izlediğinde, “Vay, Sadri Alışık adında bir aktör varmış… Ben bu ismi Zafer Ağabey’in kitabında okumuştum,” dediğinde, ben üzerime düşen görevi yerini getirmişim demektir. Kitaplarımın beni en çok mutlu eden tarafı da bu olur.

Şebnem Atılgan: Belki de bu mizahi metinlerden yola çıkarak Cem Yılmaz’la birlikte filmler yaparsınız.

Zafer Algöz: Neden olmasın? Bizim filmleriniz bir cümleyle, bir paragraflık hikâyelerle başlayıp, büyüyerek etiyle, kanıyla, canıyla koskocaman bir senaryo haline gelir. Ayrıca Covid 19 öncesi Can Yılmaz’la birlikte “Burada Olan Burada Kalır” isimli bir gösterimiz vardı. Türkiye ve Avrupa’da birçok yerde bu gösteri ile sahneye çıktık, neredeyse altmış tane temsil yaptık. Daha sonra virüs yasakları dolayısıyla bizim gösterilerimiz de iptal oldu. Kitaplarda yer alan hikâyeleri, bu canlı performanslarımızda da anlatıyorum. Seyircilerimiz büyük bir beğeni ile izliyor ve epeyce gülüp, eğleniyorlar.

Şebnem Atılgan: Peki, son olarak klasik bir soru ile röportajımızı bitirmek istiyorum. Okurlarınızdan nasıl tepkiler geliyor?

Zafer Algöz: İki kitabı da çok beğendiklerini söylüyorlar; bunu büyük bir samimiyetle ifade ediyorum. Kitaba başlayıp, hiç elinden bırakmadan sonuna kadar okuduklarını söyleyenlerin sayısı oldukça fazla… “Bir solukta okudum Zafer Ağabey… Bu kitap çok kısa, biraz daha uzununu yaz,” diyorlar. Kitapların sayfa sayısı standart aslında, fakat okurun böyle bir istekte bulunması bana göre yazılanların lezzetli olduğunun göstergesidir. Bunların yanı sıra, “Zafer Ağabey, kitabı vapurda okuyordum. Birden gülme krizi geldi. İnsanlar bana deliymişim gibi baktı… Keşke kitaba, ‘Toplu taşıma araçlarında okumayın. İnsanlar sizi deli sanabilir,’ diye bir uyarı cümlesi yazsaydın diyorlar.

Röportaj, Tiyatro Gazetesi’nin Temmuz 2020 sayısında yayımlanmıştır.

Yorum Yazınız

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen İsminizi Giriniz