Şebnem Atılgan

Tiyatrokare, Mark Haddon’un çok satan romanı “Süper İyi Günler’’den uyarlanan yeni oyununu seyircisiyle buluşturmaya hazırlanıyor. Koreografi ve teknolojinin harmanlandığı oyun, üç boyutlu animasyonlar eşliğinde, tamamı 80 metrekare LED ekranlardan oluşan özel bir dekorla sahnelenecek. Tohum Otizm Vakfı işbirliği ile büyük bir farkındalık projesi olarak hayata geçirilen oyun, ilk perdesini 5 Ocak’ta ArtıSahne’de açacak.

Başrollerini genç ve başarılı oyuncu Emir Özden ile Ayça Erturan, Korel Cezayirli, Didem İnselel ve usta oyuncu Celile Toyon’un paylaştığı bu çok özel oyunun yönetmen koltuğunda Nedim Saban oturuyor. Oyunun müzikleri ise Son Feci Bisiklet’e ait.

Dünya edebiyatının en çok sevilen genç kahramanlarından birine dönüşen 16 yaşındaki otizmli Christopher Boone’un hikayesi üzerine kurgulanan oyun, izleyicileri genç kahramanın zengin dünyasına davet ediyor. Seyirciler, Christopher’ın matematiksel zekasını kullanarak gizemli bir cinayeti çözmesine tanık olacak.

Artısahne’de son provalardan birinde bir araya geldiğimiz Nedim Saban, “Bu ilk röportajımız… Sizinle bu ilk röportajı yaparken çocuklar kadar heyecanlıyım,” diyor gülerek ve ekliyor: “Süper İyi Günler’le seyircimize farklı bir deneyim yaşatmayı umuyorum.” Değerli yönetmenimizle yeni oyunları hakkında konuştuk.

Şebnem Atılgan: “Süper İyi Günler” Ocak ayında Artısahne’de seyircisiyle buluşacak. Röportajımızı oyunun ilk kez perdelerini açacağı sahnede yapmak çok keyifli doğrusu… Aynı isimli romandan uyarlanan oyun, Türkiye’de ilk kez sahnelenecek. Oyun tekstini Türkçeye siz kazandırdınız değil mi? Yönetmen de sizsiniz… Nasıl bir çeviri aşaması geçirdiniz?

Nedim Saban: Mark Haddon’un romanı olan “Süper İyi Günler”, tüm dünyada kült olmuş bir kitap… Bu romanın ana karakteri Christopher Boone için de geçerlidir. Kitap İngiltere’de, Simon Stephens tarafından “The Curious Incident of the Dog in the Night-Time” adıyla sahneye uyarlandı ve ilk kez National Theatre’da oynandı. Daha sonra da New York Broadway başta olmak üzere dünya çapında üç milyondan fazla seyirciyle buluştu. “Tony ve Oliver” gibi prestijli ödüllerin yanı sıra “En İyi Oyun” ve daha pek çok ödüle layık görüldü. Şu anda da tekrar Londra West End’e geri döndü. Çeviriye gelince… Türk seyircisinin algısını düşünerek oyuna romandan da bazı çıkarımlar ekledim. Teksti yeniden yazmadım tabii ama biraz insiyatif kullanarak Türkçeleştirdim diyebilirim. Hiç de kolay bir çeviri olmadı doğrusu, hatta çok zordu. Geçen yıl, nasılsa İngilizce biliyorum diyerek, teksti yanıma alıp Bodrum’a gittim. Fakat hiç düşünmediğim bir şey oldu; ne kadar uğraşırsam uğraşayım Christopher konuşmuyordu. Biliyorsunuz otizm sendromu taşıyan bireyler çok zor konuşur. Ben de Christopher’ı aylarca konuşturamadım. Ne yapayım, nasıl bir çözüm üreteyim derken Asperger sendromu taşıyan genç bir arkadaşımızla, Mesut Uygun’la tanıştık. Mesut, otomobil tasarımları yapan bir dahi! Fakat sadece kalabalık ortamlarda birileriyle buluşabiliyor çünkü kendini ancak bu şekilde güvende hissediyor. Böylece Mesut’la Zeytinburnu’daki bir alışveriş merkezinde, haftanın en kalabalık günleri buluşmaya başladık. Mesut da ilk iki hafta hiç konuşmadı. Üçüncü haftanın sonunda, etrafımızda onlarca insan varken, “Mesut,” dedim, “sence bugün ne renk?” Bir süre düşündü ve, “Bugün, şimdilik turuncu!” diye cevap verdi. işte buydu! Beni harekete geçirecek cevabı nihayet duymuştum. Hemen Mesut’la vedalaşıp, yanından ayrıldım. Neredeyse koşarak eve geldim ve çeviriyi, kaldığım yerden hızla tamamladım. Artık Christopher konuşuyordu çünkü Aspergerlerin dünyasını anlamıştım. Bu sendromu taşıyan bireyler renkler ve duyular üzerinden bir algı yaratabiliyor, örneğin “Dünya çilektir!” diyebiliyorlar. Bu şiirsellik değil… Aspergerli ya da otizm spektrumlu bireyler ilk önce duyuyu buluyor daha sonra bilgiye ulaşıyorlar. Bizler ne yapıyoruz? Bir bilgimiz var ve onunla hareket ediyoruz. Onları ise algıları yönlendiriyor ya da yönetiyor. Mesut bana, ne zaman ki “şimdilik” kelimesini söyledi, bu benim için bir anahtar oldu. Üstelik, “… bugünün rengi ‘şimdilik’ turuncu…” dedi. Bakın, hem günlerin rengi var hem de bu renk ‘şimdilik turuncu’… Neden? Çünkü durum onların algısına göre her an değişebiliyor. Bu bilgiler çeviride çok daha hızlı ilerlememi sağladı. İddialı bir çeviri olduğunu söyleyebilirim. Çok uzun bir dramaturji gerektirdi. İlk çalışmaya başladığımız kadro ile epey zorlandık. Daha sonra kadro değişti. Çok büyük emekler harcadık, yaklaşık on aydır provadayız.

Şebnem Atılgan: Simon Stephens’ın uyarlaması ile sizin metnini arasında bazı farklı var öyleyse…

Nedim Saban: Aslında şöyle; orijinal tekste çok fazla İngiliz espirileri vardı. Christopher’ın Sherlock Holmes’un peşine takılması bir İngiliz esprisi… Holmes’u İngilizler çok iyi tanıyor ama Türkler pek de o kadar değil… Oyunun bu çok İngiliz yanında ufak bazı uyarlamalar yaptık. Bu İngiliz esprilerinin karşılığını bulmaya çalıştık. Üç, dört ana rolümüz var; bir anne, bir öğretmen ve diğerleri… Bunların dışında elli, altmış tane yan karakter var. Bu altmış karakter kim? Türkiye’de bu elli, altmış karakterin karşılığı aşağı yukarı kimlerdi? Uyarlama demeyelim de, oldukça yoğun dramaturji yaptık.

Şebnem Atılgan: Peki, neden bu kadar zor bir oyunu tercih ettiniz?

Nedim Saban: Oyuna kapıldım, diyebilirim. Evet, oyuna kapıldım! Oyunla buluşmamızın şöyle bir hikayesi var: Oyun İngiltere’de ilk kez sahlendiğinde bir arkadaşım izliyor. Çok, çok samimi bir arkadaşım olmamasına rağmen, hemen bana bir mesaj yazıp diyor ki, “Öyle bir oyun seyrettim ki, bunu Türkiye’de Tiyatrokare mutlaka sahnelemeli!” Ben de bu iddialı sözün ardından oyunu izlemeye karar veriyorum ancak sezonu kaçırıyorum. Teksti ediniyorum fakat sadece metini okumak yetmiyor. Daha sonra büyük bir tesadüfle İngiltere’ye gidiyorum ve yine aynı söylemlerle karşılaşıyorum. Oyunu kim izlese Tiyatrokare’ye çok uygun bir oyun olduğunu, benim oyunu çok seveceğimi ve çocuk duyarlılığı taşıyan harika bir oyun olduğunu söylüyor. Ben de bu şehirde bittiyse mutlaka turneye çıkmıştır, diye düşünüyorum. Böylece üç saatlik yola koyulup oyunun peşine düşüyorum ve Christopher’ı bir Çarşamba matinesinde yakalıyorum. Bu matinede oyunu 2000 tane liseli gençle birlikte izledim. Gençlerin oyunu büyük bir heyecanla izlemelerine tanık oldum. Ve onların o coşkusu, heyecanı beni çok etkiledi, benim için çok güzel bir deneyimdi. O günden itibaren sadece bu oyunu düşünüyorum.

Şebnem Atılgan: İngiltere’deki oyunun tanıtımalarına baktığımızda epeyce büyük bir prodüksiyonla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Tüm bu aşamalardan geçerken hiç “Yapamam, yapamayacağım!” dediğiniz anlar oldu mu?

Nedim Saban: Oldu, çok oldu! Oyun tekstinin yanı sıra ekonomik olarak da kolay bir oyun değil çünkü… Bu oyunun en büyük şansı Ford’un, Beko’nun ve Michelin bu projeye inanması ve desteklemesidir. Başlangıçta 100, 150’ye yakın sponsorla görüşmelerimiz oldu. Ford’un desteği oyunun devam edebilmesi için çok önemliydi. Özellikle de mestektaşlarım açısından… Bu kadro iki buçuk aydır gece gündüz demeden oyunu anlamaya ve derinleştirmeye çalışıyor. Bu tür oyunları yüzeysel olarak oynayamazsınız. Emir Özden, oyundaki Christopher rolüyle çok ses getirecek. Bu rolü neresinden oynarsanız oynayın, mutlaka seyircinin ilgisini çekecektir. Fakat Emir şu anda o kadar duyarlı bir yerinden oynuyor ki! Bu tür roller sahnede hem avantajlı hem de dezavantajlıdır. Bizim için önemli olan rolün ya da karakterin en derin yerini bulmaktı. Derinleştiğiniz sürece acı da çekiyorsunuz çünkü çok acı var oyunun içinde… Oyun, bir anne babanın hikayesi aynı zamanda… Ama diğer taraftan bir matematik hikayesi de! Bu matematiği oyuncu olarak çok iyi anlamanız gerekiyor ki anlatabilesiniz… Mesela Celile Toyon teksti ilk okuduğunda, “Ben hiçbir şey anlamadım. Bu tekste hep sayılar var,” dedi. Ama şimdi Celile Hanım da çok eğleniyor. Hepimiz, ekip olarak oyuna çok inanıyoruz.

Aslına bakarsanız Türk tiyatrosunun problemi parayla pulla değil, hevesle ilgili… Hani şu, “İki heves bir kalas…” sözümüz var ya, kalası bir şekilde bulabiliyorsunuz ama ‘hevesi’ zor buluyorsunuz. İnsanlar daha kısa çözümler arıyorlar. Yönetmen olarak da sizden, “Sağdan gir, soldan çık! İki adım ilerle, bir bak!” gibi, televizyon mantığıyla reji bekliyorlar. Fakat ben böyle şeyler yapmak istemiyorum. Benim için önemli olan oyuna inanmaktır.

Şebnem Atılgan: Bu kadar büyük bir projeyi, oyuna inanmadan hayata geçirmek çok mümkün olamazdı herhalde… Yönetmen olarak kendi sınavınızı kendinizle çetin bir şekilde veriyorsunuz, keza oyuncularınızla da öyle… Bununla birlikte seyirciyle de bir sınavınız olacak…  

Nedim Saban: Bu noktada Tohum Otizm Vakfı’ndan söz etmek istiyorum. Yaklaşık bir yıldır, değişik saatlerde Tohum Otizm’e gittik, çekimler için… Burada her yaştaki çocuğa farklı modül eğitimler veriliyor. Fakat görmeniz gerekir, inanılmaz bir çaba ve çalışma! Belki yirmi, otuz kez gittik, pek çok profesörle konuştuk. Hatta en son Barış Korkmaz’la bir araya geldik. Barış Bey aynı zamanda kitabın önsözünü yazan doktordur. Christopher ve otizmli bireyler hakkında o kadar çok soru sorduk ki, “Bu soruların cevabını bilseydik, otizmi de çözmüştük,” dedi doktor bir gün… Demek istediğim, o kadar derin yerindeyiz yani tekstin… Dolayısıyla sizin de söylediğiniz gibi seyirciyle olan sınavımızda, bu oyuna ne kadar çok emek verildiğini göreceklerini düşünüyorum. Bununla birlikte en önemlisi de oyunun, otizimli bireyleri daha iyi anlamak için kapıyı aralıyor olması…

Şebnem Atılgan: Oyunun otizimli bireylere karşı bir farkındalık yaratacağı kesin, elbette…

Nedim Saban: Kesinlikle! Size şunu söyleyebilirim; hiç duygu sömürüsü yapamadan, o kadar çok şeyi anlatıyor ki oyun… Mesela otizimli bireylerin en büyük sıkıntısı anne babalarıdır. Ebeveyler çocuklarını terk edebiliyor. Bu gerçekle yüzleşmekte zorlanıyorlar ve çoğu zaman da birbirlerini suçlayabiliyorlar. Oyunda, tüm bunları ve daha fazlasını hiç dile getirmeden anlatan o kadar çok şey var ki!

Şebnem Atılgan: “”The Curious Incident of the Dog in the Night-Time”, otizimli bireylerin farklı algı dünyalarından söz ediyor. Bu algılar ve onlara has dünyayı dev ekranda ve farklı animasyonlarla anlatıyor. “Süper İyi Günler”de de böyle mi olacak?

Nedim Saban: Tamamen böyle olacak… National Theatre’ın prodüksiyonunda Christopher’ın düş ve algı dünyası anlatılıyor. Dolayısıyla sahnedeki dev ekranda birden fazla ve oldukça büyük animasyonlar izliyoruz. Bu animasyonlar bize otizimli bireyin dünyasının nasıl olduğunu ya da olabileceğini anlatıyor. Oyunda dekor yok… Sadece LED ekranlar var! “Süper İyi Günler”de bu şekilde sahnelenecek. Bu, Türk tiyatrosunda ilk kez gerçekleştirilecek çok büyük bir yatırım… Bununla birlikte biletlerden elde edilecek gelirin bir kısmı otizimli bireylere aktarılacak. Böyle bir sorumluluğumuz da var.

Şebnem Atılgan: Bu durumda “Süper İyi Günler” ile Türk tiyatrosuna farklı bir yaklaşım getiriyorsunuz.

Nedim Saban: Sponsorlarımızın desteği ile evet! Fakat bunu yapabileceğimize inanmak da çok önemliydi. Az önce de söz ettiğim gibi… İnanmak ve bu inançla yola çıkmak! Farklı ve yeni bir şeyi, her türlü riski göze alarak kotarabilmek… Ekibim ve ben çok çalıştık. Hiçbir şey dışarıdan görüldüğü gibi değil… Sadece teknik, müzik, ışık gibi çok önemli detaylar için kırk, elli saatlik toplantılar yapıldı ki, bu bir lüks… Türk tiyatrosunda öyle provalar alınıyor ki, genel provada, başka bir oyunda oldukları için, dekorcu yok, ışıkçı yok! Burada tabii yaratıcı ekibin destek olması çok çok önemli… Biz büyük bir ekibiz… Şunu da belirtmek isterim; üniversitelerde ders veriyorum. Herkes oyuncu olmak istiyor. Yönetmen olmak isteyen olmadığı gibi tiyatronun yan mesleklerine de pek özenilmiyor. Çünkü herkes sahnenin önünde olmak istiyor. Peki, sahne arkası ne olacak? Bu oyunda sahne arkası, sahne önü gibi çok güçlü…

Şebnem Atılgan: Doğrusu baştan sona, iyi bir oyun izleyeceğimiz, büyük bir işe soyunmuşsunuz…

Nedim Saban: Ne kadarını başarırız belli değil tabii… Ama ben hep şunu söylüyorum; yüzde yüzü düşle, eğer seksenini yapabiliyorsan, bu iş tamamdır! Fakat ortaya düşlediğinin yüzde beşi çıkıyorsa, orada büyük bir sorun var, demektir. Ekibin projeye inanması, anlaması çok önemli… Burada tabii üslup birliğimiz de kurulabildi. Anadolu Üniversitesi’nde doktora yaparken tanıdığım, yeni mezun olmuş öğrenciler üslup birliği kurabiliyorlar. Bu da çok önemlidir. Aslında Türk tiyatrosunda görünmeyen, metin altı problemlerdir bunlar. Evet, pek çok problem var; seyirci, reklam, sahne… Ama bunlarla birlikte ekip ruhu ve bir şeyleri iyi bir şekilde yapabilmek de çok önemli… “Süper İyi Günler”, Tiyatrokare için de bir çıta olacak. Teknik kısmının yanı sıra bu teksti bedensel olarak da ifade edebilmekti, ast olan… Ben çocuklara her zaman “Bedeninizle yalan söyleyemezsiniz,” diyorum. Dolayısıyla provaya geldiklerinde bütün bedenleriyle var oluyorlar. Bu da çok saygı duyulası bir şey…

Şebnem Atılgan: Son olarak oyunun kahramanı Christopher’dan söz etmenizi istesem neler söylersiniz?  

Nedim Saban: Güzel bir son soru bu… Christopher çok özel bir çocuk… Oyunu çalışırken kendimize hep, “Christopher’ı özel yapan nedir?” diye sorduk. Christopher, Asperger sendromu taşıyor. Bunlar, Einstein gibi bireyler, ama bütün otizmliler için bunu söyleyemeyiz tabii… En önemli özellikleri empati kurma yeteneklerinin olmamasıdır. Empati kuramadıkları için metaforları da anlamıyorlar. Siz, “Üzgünüm,” derken kaşınızı kaldırıyorsanız, bu hareketi yaptığınızda üzgün olduğunuzu anlayabiliyorlar. Öyle kurabiliyorlar dünyayı… Bu çocukların otomobil, uzay bilimleri ya da matematiğe karşı muhteşem bir zekaları var. Her şeyleri öğrenilmiş… Bizim Christopher, 7507’ye kadar bütün asal sayıları bilen bir matematik dehası… Aynı zamanda dünyayla ilgili inanılmaz düşünceleri var. Oyunda da çok önemli ve zor bir formülü çözüyor. Hangi formül derseniz, ben de bilmiyorum ne olduğu… İnsanların arasında olmayı seven, çok sevimli ama bazen de müthiş korkuları olan bir çocuk, karşımızdaki…

Şebnem Atılgan: Sevgili Nedim Saban, bu güzel röportaj için teşekkür ediyoruz. Biz de Christopher’la tanışmak için sabırsızlanıyoruz.

Nedim Saban: Teşekkür ederim. Oyunun ilk röportajını Tiyatro Gazetesi* ile yapıyorum. Bize uğur getireceğinize eminim… Açıkçası biz Christopher’ı çok sevdik. Seyircimizin de seveceğini düşünüyoruz ve onlara farklı bir deneyim yaşatmayı umuyoruz.

*Röportaj, Ocak 2019’da Tiyatro Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

Yorum Yazınız

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen İsminizi Giriniz