MAHMUT ŞENOL: “’BİR ROMAN YAZILIYOR & NICKY’Yİ ÖLDÜRMEK’ BİR AŞK ROMANI… AŞKIN, YIPRANMAK VE KARŞISINDAKİNİ DE UFALAYIP YOK ETMESİNE DAİR BİR HİKAYE!”

215

Hayatının çıkmaz sokağında şeker şerbet bir adam Mümtaz Candaş: Amerika’daki eşinden ve hayatından uzaklaşmış, Türkiye’de yıllardır yapmadığı mimarlık mesleğine geri dönmesine rağmen annesinden miras kalan ufak dairesinde son bir roman yazmaya uğraşan, yalnız bir romancı. Kendi kaygılarıyla başa çıkmaya çalışırken bir gün ilham perisi olacak kadınla tanışır; tutkularına gem vurmayan, fettan bir gündüz güzeli, Beyza Ferah. Artık kendi kendine konuşmayacak, kaderini ilham perisiyle paylaşacaktır; ta ki romanını tamamlamak için bir gemi yolculuğuna çıkana kadar. “Bir bütün olarak BİR ROMAN YAZILIYOR & NICKY’Yİ ÖLDÜRMEK romanı, evet aslında bir aşk romanı, aşkın yıpranmak ve karşısındakini de ufalayıp yok etmesine dair bir hikâye,” diyor Mahmut Şenol, romanın etkileyici kurgusu hakkında konuşurken ve ekliyor: “Benzerini Marquez’in ‘Kolera Günlerinde Aşk’ romanında kaç kere okuduk; doyamadık bu yıpranışa, eksilmeye, yoksunlaşmaya, yok oluşa… Sadistik bir şey sanki. Marquez’in aşka doyamayan kahramanı Florentino Ariza’nın tutkulu, narsizm haline dönmüş, hastalıklı bir ruh hâliyle beliren Fermina Daza’ya duyduğu 50 yıllık aşkının bundan bir farkı yok diyebilirim.” Mahmut Şenol ile romanı ve tutkulu kahramanlarını konuştuk.

Şebnem Atılgan: Mahmut Şenol “Bir Roman Yazılıyor & Nicky’yi Öldürmek” isimli yeni romanı ile okurlarının karşısına çıkıyor. Roman kurgusuna geçmeden önce, “bir roman yazılıyor” sürecinden söz edebilir miyiz? Bir roman nasıl yazılır, diye sorsam acaba bana kim cevap vermek ister? Mahmut Şenol mu yoksa Mümtaz Candaş mı? (Belki de ikisinin farklı farklı cevapları vardır.)

Mahmut Şenol: ‘Bir Roman Yazılıyor’un yazarı olarak, ben, çok sıkça karşılaştığım bu soruya hep aynı cevapları verecek görünüyorum; ben kendimden sıkıldım, okuru da sıkmayalım. Fakat roman nasıl yazılır sorusuna, roman kahramanı Mümtaz Candaş daha hevesle karşılık verebilir. Bir roman, insanın bedeni içerisinden gelen bir feryattır, çığlıktır aslında. Önce o haykırışı duymak gerekiyor, duyduktan sonra zaten eğer eliniz kalem tutuyorsa, sizi de kimse tutamıyor; roman böyle yazılır. Planlı, tasarlanmış, üzerinde Broadway müzikali matematiğine dayalı hesaplı kitaplı ölçümlemeler yapılmış bir roman, belki her şeye sahiptir ama en önemli şeyden uzak kalmıştır: Samimiyetten! İngiliz felsefeci, yazar E.H.Carr’ın Romantik Sürgünler kitabındaki bir cümle her şeyi açıklıyor galiba:  ̈Aslında, roman samimiyetle yazılmış bir otobiyografidir. ̈ Ben Mümtaz’a sorulan sorunun arkasını da şimdiden görür gibiyim, alıştım zaten bu soruya, romandaki siz misiniz sorusuna; işte Carr, kitabında, bunun cevabını bütün dünya romancıları adına vermiş bulunuyor. Bir roman her şeyden önce, yazara ait, tepesi kayalıklarla kapalı bir volkanın kraterinin çapı ve mağma tabakasına kadar olan derinliği kadardır. Volkanın yanardağı yoksa bir yazarın, ne kadar çabalasa roman ortaya çıkmaz, çıksa çıksa belki iyi bir fotoğraf çekilmiş gibi bir hikâye oluşur; fena mı, bu da iyi bir şey tabii… Sanırım roman nasıl yazılır sorusunun teknik biçimini sormadınız, içerideki kaynayan kazanın kapağını aralamak ve buharından pişen malzemenin rayihasını öğrenmek istediniz. Aslen mimar olan, sonradan romancı Mümtaz Candaş, roman kahramanı olarak içindeki volkandan püsküren lavlar kadar yazabiliyordu. Cevabı bu, sanırım.

Şebnem Atılgan: Kanımca, cevabı; siz ve kahramanınız ne derse o! Üstelik çok keyifli ve yeterince açık bir cevap.  Mümtaz Bey’e cevabı için teşekkür ederim.  Mahmut Şenol romanlarının -okuduklarım kadarıyla- kahramanları hep ve istisnasız “nevi şahsına münhasır” kişiler… Hatta roman kurgusunu aştıklarını da söylemek mümkün ki bir akşam üzere Beyoğlu’nda Mümtaz Candaş ile karşılaşsam açıkçası hiç şaşırmam… Karakterlerinizi böylesine kanlı canlı yaratmayı nasıl başarıyorsunuz?

Mahmut Şenol

Mahmut Şenol: Bu işin, roman kahramanlarıyla haşır neşir olmanın bir reçetesi, How to make it gibi bir imalat kılavuzu yok. Gözlemcilik roman yazarı için galiba en önemli anahtar. Benim biraz böyle bir yanım var, bütün romanlardaki karakterleri aslında kendi gözlemlerimden toparlıyorum. Fakat bir karakter tümüyle bir gözlemin sonucu değil, hepsinin karışımı, ekletik bir tip olarak çıkıyor. Ben göz ucuyla gördüm dedikleri ne varsa gören biriyim, bunu insiyâki olarak yapıyorum, yaptığımın da farkında değilim. Mesela geçenlerde bir dostumuz, deniz kenarında, iskelede kurulu mükemmel bir sofranın videosunu çekip paylaşmış internet sitelerinden birinde, herkes aman ne güzel sofra diye cevap yazarken, ben denizde kıpır kıpır bir teknenin bağlı olduğu şamandıraya takıldım. Şamandıra bırak beni gideyim, açıklara hasretim var gibisinden hep öteye kımıldıyor, ama bağlı olduğu halat onu bırakmıyor, tasmasından bir köpeği çeker gibi çekiyor. Bu ufak ayrıntıyı görmüş, bana gönderenlere cevap gibi yazmıştım; nasıl gördün bunu diye soruyorlar. Bilmem, görüyorum işte, görünce anlamlandırıyorum. Sanırım roman kahramanlarını da işte böyle sokakta, orada burada görüyor, sonra allayıp pulluyor veya batırıp çıkarıyorum.

Şebnem Atılgan: Yukarıdaki soruya ek olarak, roman karakterlerinin her zaman yazarından parçalar taşıdığını, daha da ötesinde, ikiz olduklarını düşünürüm hep! Bir yazarın kendi ikizini yaratması ve yazması kadar doğal ne olabilir ki? Mümtaz Candaş’ta da sizden izler çokça var gibi… Ne dersiniz?

Mahmut Şenol: Bu soruyu bir de Mümtaz Candaş’a sormalı tabii… Pek memnun kalmazdı, herhalde. Çünkü bana benzemekten nasıl bir sevinç payı çıkarabilir ki? Bana benzeyeceğine gitsin başkasına benzesin! Onu yazarına hiç boşuna benzetmeyelim. Çok satan listelerine girmiş ve başlıklarında illa aşk kelimesi geçen, biraz erotik bir görselin kapakta yer aldığı kitapların yazarlarına benzese daha iyi. Böylece mimarlığı da bırakırdı, sevgilisi Beyza Ferah’la mutlu mesut olurdu, Amerika’daki karısı Nicky’den de ayrılır, onu öldürmeye kalkışmaz, başına onca derdi almazdı. Gustave Flaubert’e “Madame Bovary de kim?” diye sorduklarında, “O benim!” diye cevap verdiği aklıma geldi şimdi. Romanda sadece Mümtaz Candaş değil, oradaki herkes biraz da benden parçalar taşıyor; hem de herkesten. Fakat romancılara yönelik bu soru bir türlü tatmin olmuş bir cevaba kavuşmayacak; bunu da biliyorum.

Şebnem Atılgan: Evet, hep böyle olur… Romanın sonunda artık metaforlarla başım fena hâlde dönüyor. Hangisini sorsam ki; şu “Hz. İsa arkadaşlığı” ya da “Nicky’nin bir azize oluşu” (Beyza Hanım’a birazdan geleceğiz)… Bunlar bir metafor mu ya da açık metaforlar mı desem, bilemedim… Fakat bu romanda sıradan birer anlam yüklenmedikleri açık… Acaba nedir?

Mahmut Şenol: Mümtaz romanın ateist kahramanıdır, ancak içinde bir Hz. İsa hayranlığı da var, İsa’nın peygamberliğinde romantizm arıyor, pastoral bir dünya, adaletin ve hakkaniyetin herkese şefkat ile dağıldığı bir dünyanın roman kahramanı gibi görüyor onu. O yüzden romanda susturamadım, habire İsa’dan söz etti, hatta Amerika’daki boşayamadığı, hatta hatta adresini bile yitirdiği karısı Nicky’yi bir yandan da sevdiği ve özlediği belli olacak şekilde azize ilan etti; durduramadım onu, söyledi de söyledi. Nicky’nin tam adı Saint Jean Nicky… Amerika’da, fakat özellikle Kanada’da pek çok Katolik aile kızlarına bu azizenin adını ilk isim diye koyarlar ya… Kanada’nın koruyucu azizesi diye bilinir. Mümtaz’ın karısının adı da bu. Mimar Candaş, Nicky’e ruhunda, iç konuşmasında esiyor gürlüyor ama bir yandan da onu Azize mertebesinde tutuyor; İsa’ya duyduğu hayranlığa eş bir sesleniş gibi… Bunlar dışında ezoterik yahut tefsir ihtiyacı duyulan hermenötik bir anlamı yok.

Şebnem Atılgan: İç içe geçen, iç içe geçe geçe devam eden bir kurgu ile karşı karşıyayız: Bir tür Matruşka gibi… Bir yazarın yazdığı romanda, yeni bir roman yazan bir yazarın yazdığı bir yazarın hikayesi… (Gibi…) Böyle bir kurguyu yapmak hem kolay hem de zor olmalı… Ne dersiniz?

Mahmut Şenol: Vallahi biraz öyle oldu, benim hemen hemen dört yılıma dağıldı bu yazma süreci. Önce Mümtaz’ın yazmak istediği romanı yazdım, onun ricasıyla, onun istediğince… Sonra bu yazdığımı, sanki karnıyarık tarifi yaparken söylendiği gibi,  ̈harcını hazırla bir kenarda beklet ̈ gibi, aldım, bir köşeye koydum ve sonra Mümtaz’la yola çıktık, Beyza’yla tanıştık, sonra her ikisi kendi hayatlarını bana anlatmaya başladılar. İşte o sırada Mümtaz’ın romanı tekrar demlendiği yerden çıktı geldi, romana dahil oldu. Sonrası uyarlama sanatıdır. Biraz zor tabii, metin içindeki öteki metnin uzunluğunu, yoğunluğunu ve asıl metinle ilgisini koparmadan sürdürmek gerekiyor. Siz yine dua edin, roman içindeki öteki romanın kahramanı Mikail Dombraço (Bu Mümtaz’ın roman kahramanıdır yani) tutup kendi romanını yazmaya başlamadı; bir başlasaydı, o zaman üçüncü bir roman metni daha işin içine karışırdı ki o zaman ayıkla pirincin taşını…

Şebnem Atılgan: Fakat ben yine de Dombraço’nun sizin peşinizi bırakmayacağını düşünüyorum. Peki, Beyza Ferah için pek çok şey söylenebilir sanırım ama ben onu şaşırtmacalı bir karakter olarak okudum, belki de sonra fikrimi değiştiririm, bilemiyorum. Roman bittiğinde, siz, kahramanlarınızdan uzaklaşır mısınız? Örneğin Beyza için bize neler söyleyebilirsiniz?

Mahmut Şenol: Beyza Ferah, piyasada adı Verda olan bir eskort kız, yüksek sosyete ve pahalı müşteriyle birlikte oluyor; maması Canan Hanım. Fakat bu Canan Hanımın aslında melâike gibi birisi olduğunu da göreceğiz roman sonunda. Şunu demek istiyorum, kimse masum değildir, herkesin kirli çıkısı yanında temiz esvapları da var. Canan ve Beyza, evet şaşırtan karakterler, bunlar bir bakıma romanın hikâyesinde başka türlü olmazdı denilecek aşırılıklar içinde bulunan kahramanlar. Ben Beyza’yı tanımıştım, başka benzer isimde Beyza’lar da tanıdım, onların hepsinin süzülerek romana girmiş biçimidir Beyza. Bir pratisyen doktor, görevini bırakıp bu işe kalkışıyor, bu bile şaşırtıcı, nasıl olur dedirtiyor, yok canım bu kadarı da olmaz deniliyor. Olur, inanın bana olur!

Roman bitince kahramanlardan uzaklaşıyorum, ama onlar beni bırakmıyorlar. Zaman zaman, şimdi olduğu gibi onlar hakkında konuşmam gerekiyor. Onlardan uzaklaşmam bıkıp usandığım için değil, artık onlar için benim yapabileceğim bir şey kalmamış oluyor da ondan. Ben, odundan yontulma Pinokyo’nun babası marangoz Geppetto Baba mıyım, Allah aşkına; her başı sıkıştığında bana gelsinler, oralarını buralarını düzelteyim, tekrar romanın içine salayım onları. Yaptık yapacağımızı, bu kadarı yeter!

Şebnem Atılgan: 🙂  Son olarak “Yazar Dombraço kaçırıldı mı?” diye sormayacağım, çünkü ben de bu ikinci-içsel romanın sonunu merak ediyorum. Fakat şunu soracağım; bu roman şaşırtmacalı bir aşk hikayesi mi?

Mahmut Şenol: Mikail Dombraço İzmir’deki evinden bir kadın arkadaşını uğurlamak üzere limana gidiyor ve orada bir yanılmayla gemiye binip, orada kalıyor, sonra geminin rotası boyunca bir daha o gemiyi terk edemeden orada yaşayan bir ikinci gölgede roman kahramanı; söylemiştim bunu, Dombraço benim roman kahramanımın yarattığı roman kahramanı. Tabii önce benim elimde gelişti her şey. Dombraço’dan bir daha haber alınamaz, Mümtaz’ın yazacağı romana göre… Buysa Dombraço’nun kaçırılmış olabileceği söylentisi çıkarır ortaya. Romandaki öteki romanın sonunu bilmememiz daha iyi, siz de merak etmeyin, ben etmiyorum. Bir bütün olarak BİR ROMAN YAZILIYOR & NICKY’Yİ ÖLDÜRMEK romanı, evet aslında bir aşk romanı, aşkın yıpranmak ve karşısındakini de ufalayıp yok etmesine dair bir hikâye.

Benzerini Marquez’in ‘Kolera Günlerinde Aşk’ romanında kaç kere okuduk; doyamadık bu yıpranışa, eksilmeye, yoksunlaşmaya, yok oluşa… Sadistik bir şey sanki. Marquez’in aşka doyamayan kahramanı Florentino Ariza’nın tutkulu, narsizm haline dönmüş, hastalıklı bir ruh hâliyle beliren Fermina Daza’ya duyduğu 50 yıllık aşkının bundan bir farkı yok diyebilirim.

Yorum Yazınız

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen İsminizi Giriniz