“HER YÖNÜYLE TİYATROCU YETİŞTİRMEK ÜZERİNE YOĞUNLAŞIYORUZ.”

270

Tiyatro afişlerini görüp, ilk oyunlarını izlediğim andan itibaren ilgiyle takip etmeye başladığım Cihangir Atölye Sahnesi’nde, bu fikrin kurucuları ile birlikteyim. Bir fikir diyorum çünkü CAS, oyunculuğu merkeze alan bir tiyatro, eğitim ve yaşam alanı olarak çıkıyor karşımıza… Bir diğer deyişle, tiyatro sanatının yaşadığı ve yaşama değer kattığı bir toplanma merkezi, CAS. Kurucularının tanımı ile söylersek eğer, tiyatronun sadece oyun sahneleme alanı olarak değil, ortak bir yaşam deneyimi ve öğrenme alanı olarak algılandığı -ve algılatıldığı- bir yer burası. Aslında bu fikre kapılmak için çokça düşünmenize gerek yok; sahnenin kapısından içeri adımınızı attığınız andan itibaren kolektif bir alanda olduğunuzu anlıyorsunuz. Salonun ortasında büyük bir masa, etrafında oturan ve gülüp eğlenerek çalışan her yaştan gençler, eğitmenler… Sürekli tiyatro konuşan insanlar… Az sonra sahneye çıkacakların telaşlı koşuşturmaları, içilen çaylar, gözlerinin içi gülen seyirciler…  Şüphesiz içinde, dışında, etrafında tiyatro olan her yer keyifli ve güzeldir. CAS da bu paylaşımcı güzelliği, keyifli bir teslimiyetle sunuyor oyuncularına, öğrencilerine, eğitmenlerine ve tabii seyircilerine… CAS’da Kıvanç Kılınç’ın yazdığı Muhammet Uzuner’in yönettiği “Raif ile Letafet”, Dario Fo’nun yazdığı Arzu Gamze Kılınç’ın yönettiği “Ödenmeyecek! Ödemiyoruz!”, Peter Weiss’ın yazdığı Muhammet Uzuner’in yönettiği “Saloz’un Mavalı” ve Bertolt Brecht’in yazdığı Serpil Göral’ın yönettiği “Üç Kuruşluk Opera”yı izleyebilir, tıpkı benim gibi bir seyirci olarak tiyatroyu öğrenmeye devam edebilirsiniz, çünkü CAS seyircisini de kendi sanat, eğitim ve yaşam pratiğine dâhil eden kapsayıcı bir yaklaşım sergiliyor. Cihangir Atölye Sahnesi’nin hikâyesini Arzu Gamze Kılınç ve Muhammet Uzuner ile konuştuk.

Şebnem Atılgan: CAS 2017 yılında, Arzu Gamze Kılınç ve Muhammet Uzuner tarafından kuruldu. Peki, hikâyenin başına dönebilir miyiz? CAS fikri nasıl oluştu, nasıl hayata geçti?

Arzu Gamze Kılınç: Hikâyenin en başına dönersek eğer epey geçmişe gitmemiz gerekiyor. Biz, Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde birlikte okuduk. Muhammet Uzuner benden iki sınıf öndeydi. Dünya tiyatro tarihi hocamız Sevinç Sokullu’ydu. Sevinç Hoca, “Okulu bitirdikten sonra nasıl bir tiyatro yapacaksınız?” sorusunu, daha mezun olmadan önce kafalarımızda uyandırmış, bizi bu konuda düşünmeye yöneltmişti. Muhammet üniversiteden mezun olduktan sonra Antalya’ya gitti ve kısa bir süre sonra da tiyatro ile ilgilenmeye başladı. Daha doğrusu Antalya’da CAS’a çok benzeyen bir yapının temellerini attı. Biz de mezun olduktan sonra arkadaşımız Oya Yağcı ile birlikte Muhammet’e destek olmak için Antalya’ya gittik. Aslına bakarsanız bu oyunun birinci perdesiydi ya da diğer bir deyişle Antalya’da on iki yıl süren bir tiyatro hareketiydi bu! Belediyenin de destek verdiği değerli bir tiyatro atölyesi kurmuş ve uzun bir süre çalışmalarımıza devam etmiştik. Atölyemizde ücretsiz tiyatro eğitimleri veriyor, çeşitli oyunları sahneliyorduk. Antalya’daki atölyemiz, üniversitenin hemen ardından bizim için çok keyifli ve uzun bir staj dönemi olmuştu.

Bu hareketin son bulmasının ardından da İstanbul’a geldik çünkü mesleğimiz icabı gelebileceğimiz en iyi yer bu şehirdi. Hatta İstanbul’a gelmenin bizim için bir tür çaresizlik olduğunu dahi söyleyebiliriz ki buraya çok da isteyerek gelmedik doğrusu… Aslında Antalya’da tiyatro yaparken çok mutluyduk. Böyle yaşayıp, böyle ölebiliriz, diyorduk. Uzun yıllar Antalya’da yaşadığımız için İstanbul’da doğrusu hiç çevremiz yoktu. Farklı kurumlarda eğitmen olarak çalıştık ve bir süre sonra da dişlerimiz kamaşmaya başladı… Biraz tutunup, fırsat bulunca da CAS ortaya çıktı.

Muhammet Uzuner: Evet… Ve sevdiğimizi anlayıp zevk almaya başladıkça bu, bir tür üretim sürecine doğru ilerlemeye başladı ki yirmi beş yıldır eğitmen kimliğimizi devam ettiriyoruz. Dolayısıyla İstanbul’da da tıpkı Antalya’daki gibi eğitmenlik refleksimizi sürdürdük. Bununla birlikte İstanbul’da, asıl ihtiyacımız olan ve Antalya’daki atölyemizde kurduğumuz kolektif yapı, toplu yaşama ya da ortak yaşam ilkelerine dayalı bir ortam bulamadık. Fakat bu bizim neredeyse temel ihtiyacımız, başka türlü yaşamayı beceremiyoruz, çünkü oyunculuğa kolektif bir sanat olarak bakıyoruz. Şu gün şurada okul kuralım, diye bir düşüncemiz yoktu ama bütün bu söz ettiklerimizi İstanbul’da bulamayınca ve birtakım imkânların da bir araya gelmesiyle atölyemiz için ilk adımlarımızı attık. Gamze’nin de söylediği gibi Antalya’daki atölye mantığını ve ortak yaşam prensibini burada da sürdürmeye karar verdik. 

Şebnem Atılgan: Oyuncu olmak ile oyuncu olarak eğitmen olmak arasında belirgin bir fark var öyleyse…

Muhammet Uzuner: Oyunculuk birebir gerçekleştirdiğiniz bir eylem…Eğitmenlik ise nasıl oyuncu olunması gerektiğini öğrettiğiniz kısım… Dolayısıyla ikisi arasında çok büyük bir fark var. İkisini yaparken de birçok şey öğreniyorsunuz fakat oyunculuk biraz daha sonuca yönelik bir durum… Eğitmenliğin ise çok başka tarafları var; gencecik insanlara eğitim veriyorsunuz. Bu genç insanların gözlerindeki parıltıları görüyor, eğitim boyunca gelişimlerini izliyorsunuz. Öğrencilerinizin bir gün oyuncu, yönetmen ya da yazar olarak yola koyulduklarını gördüğünüzde çok mutlu oluyorsunuz. Tüm bunların ötesinde tiyatroda eğitim kısmı bir ekip işidir. İşte bu ekip olma halinden biz çok zevk alıyoruz ve aslında bu, yaşama tahammül etme biçiminiz oluyor.

Şebnem Atılgan: Tiyatro yapmak, oynamak, yazmak ya da tüm bunların bir parçası olmak bir tür yaşam tercihi, değil mi?

Muhammet Uzuner: Ben de sözü tam da buraya bağlayacaktım. Oyunculuğa, tiyatroya ya da sanat üretimine nasıl bakıyorsak aslında öyle yaşıyoruz ya da tam tersi… Nasıl yaşıyorsak öyle üretmeye çabalıyoruz. Bu tutarlılığı herkeste, her şeyde ve tabii kendimizde de arıyoruz.

Şebnem Atılgan: Tiyatro ve tabii sanat, insan hayatında dengeyi sağlıyor. Belki de mutlu olmak için bir tür formül bu! Kolektif üretim gibi…

Arzu Gamze Kılınç: Şimdi düşündüğümde, sadece tiyatro ya da sadece okul olarak tanımlayamayız bunu… Tiyatronun zanaat olduğunu ya da geleneklerimizde olduğu gibi bir ocak olduğu düşünürsek eğer oyuncuların nasıl yetişmesi gerektiğini ya da bizim burada yapmaya çalıştığımızı daha iyi formüle edebiliriz. Bir diğer deyişle, birlikte yaşayıp, birlikte üretiyoruz. Muhammet’in de söz ettiği gibi, bu bir ekip işi… Biz de ekip çalışmasından yanayız her zaman… Ekip olarak yaşamayı, üretmeyi, izlemeyi ve karar vermeyi seviyoruz. Tek akıldan çıkanlar, adı üstünde tek akıl işi oluyor. Ve aslında paylaştıkça güzelleştiği için her şey, ekip mantığı bizim en temel aksımızı oluşturuyor.

Muhammet Uzuner: Günümüzdeinsan olarak çok yalnızlaştık. Doğrusu bu modern çağda pek de mutlu olduğumuz söylenemez. İletişim çağı deniyor ama aslında tam bir iletişimsizlik ve manipülasyon çağındayız. Üstelik kapitalizmin giderek artan baskısı, tüketim toplumu vesaire… Bu nedenle ekip halinde yaşamanın, kolektif ruhun insanlara şifa verdiğini düşünüyoruz. İşte burada, CAS’ta yapmaya çalıştığımız bu! Öğrencilerimiz, “Hocam burada kendimizi çok iyi hissediyoruz,” dediklerinde, biz de onlara, “Burası sadece size değil, bize de iyi geliyor. İşte bu nedenle buradayız, beraberiz…” diyoruz. Ortak yaşam biçimi ve üretimi, insanlığın yalnızlığına şifadır. Sanat üretiminin böyle olması daha sağlıklı sonuçlar doğuruyor, diye düşünüyoruz.

Şebnem Atılgan: Ve tabii bu düşünceniz CAS’ın oyunlarına ve sahnesine de yansıyor…

Arzu Gamze Kılınç: Evet, oyunlarımızla sürekli yılın en iyi ekip ödülünü alıyoruz.Bu çok güzel tabii… Demek ki, CAS’ın kuruluşundaki düşüncelerimiz hayat buluyor, diyerek seviniyoruz.  

Muhammet Uzuner: Bir üretme biçimi ile üretilen şey arasında bir tutarlılık olmalıdır. Dolayısıyla üretme biçiminiz ya da yaşantınız eğer sahneye yansımıyorsa burada bir yanlışlık ya da tutarsızlık var demektir. Biz de çalışma ve üretme biçimimize kolektif düşüncemizi yansıtmaya çalışıyoruz. Yönetmenin diktesine başvurulan yöntemlerden çok, oyuncuların ve yönetmenin hep beraber yönetmesinden yanayız. Hatta prova sırasında sahneye gelen bir öğrencinin ya da seyircinin de fikri dikkate alınıyor. Böylece oyunlar ortak bir duygu ve düşünceyle üretiliyor. Bu sahneye yansıyorsa ne mutlu bize! Bununla birlikte bir oyunu çalışmaya başladığımızda, “Bu oyun iki ay sonra çıkar,” demiyoruz. Oyunun yolculuğu tamamlanmadan prömiyer tarihini ilan etmiyoruz çünkü bu zaman içerisinde her şey olabilir. Oyuncular, yönetmen, oyunun araştırılması ya da başka etmenler de oyunun yolculuğuna etki edebilir. Bu, bir tür araştırma süresi aslında… Böylece oyun boyunca kendimizi özgürleştirmiş oluyoruz. Oyun ne zaman çıkmaya yüz tutarsa, işte o zaman prömiyer tarihini ilan ediyoruz. Oysa repertuar ya da kurum tiyatroları prömiyer tarihlerini arka arkaya vermek ve iki, üç ayda bir oyun çıkarmak zorundadır. Bizim böyle bir zorunluluğumuz yok!

Şebnem Atılgan: Sanırım bu CAS’daki oyun tercihlerinize de yansıyor. Dario Fo ya da Bertolt Brecht gibi büyük ustaların oyunlarını sahneye koyduğunuz gibi genç kalemleri de destekliyorsunuz.

Arzu Gamze Kılınç: “Raif İle Letafet”,Antalya’daki tiyatro hareketinden yetişmiş bir oyuncu ve aynı zamanda yazarlık yeteneği de olan Kıvanç Kılınç’ın ilk oyun metni… Bu ekipten çıkan bir yazar olması bizi mutlu ediyor ve yazarımızı destekliyoruz. Az önce Muhammet’in de söylediği gibi Kıvanç, prova döneminde hatta sonrasında yazmaya devam etti. “Raif İle Letafet”, tam bir iş birliği içersinde, herkesin fikirleri dikkate alınarak hazırladığımız bir oyun oldu. Biz hiçbir şeyi paket olarak hazırlamıyor ya da yapmıyoruz. CAS’da her şey ve tabii oyunlar da yaşamaya devam ediyor. Herkesin düşünce, öneri ve isteklerinin önemsendiği bir yer CAS… Eğitmen kadromuz da kolektif düşünceyi benimseyen insanlardan oluşuyor. Gönüllü olarak bize katılan eğitmenlerimiz var. Değerli hocalarımızdan söz etmek isterim; Antalya’dan bu yana bizimle birlikte olan Kıvanç Kılınç, hem yazarımız hem oyuncumuz. Aynı zamanda CAS’da diksiyon eğitmenliği ve oyun atölyelerimizde yönetmenlik yapıyor. Serpil Göral; Antalya’dan öğrencimiz ve şu anda hem oyuncumuz hem oyunculuk hocamız, … Geçmişteki öğrencilerimizin bizimle beraber olması bize çok mutluluk veriyor. Selim Bayraktar da Antalya’daki ilk öğrencilerimizdendi şimdi oyunculuk hocamız. CAS’daki eğitimlerimizde teoriyi çok çok önemsiyoruz. Herkes sahneye çıkıp oynayabilir ama bir tiyatrocunun yetişmesinde teorinin, bilginin ve dramaturjinin çok önemli olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nden okuldaşlarımız Oya Yağcı, Süreyya Karacabey ve Firuze Engin teori hocalarımız, Yine okuldaşımız Burak Tamdoğan, doğaçlama hocamız.  Ali Seçkiner Alıcı; oyuncu, müzisyen ve şan hocamız… Aralarında yeni tanıştıklarımız da var. Fakat bu süreçte ortak düşünce ve yaşam ihtiyacının ne çabuk birleştiğini ve ekip olunabildiğini görebiliyoruz. Hicran Akın; koreografımız ve dans hocamız… Bülent Düzgünoğlu; oyuncu ve oyun atölyelerimizin yönetmenlerinden… Elif Ongan Tekçe, yine oyunculuk hocalarımızdan…  Ekin Bezirganoğlu şan hocamız… Eğitmenlerimizle sanki yıllardır beraber yaşıyormuş gibiyiz… Bütün hocalarımız iyi ki varlar ve bizimle birlikteler. Önümüzdeki yıllardan ve süreçlerden hiç korkmuyoruz.

Muhammet Uzuner: Bunu kolektif ihtiyaç açısından da istiyoruz.Bununla birlikte bir oyuncunun bütün üretim aşamalarında bulunması gerekiyor. Işığı, kostümü ya da rejisörlüğü bilen oyuncu her zaman diğerlerinden öndedir, diye düşünüyoruz. Aslında bizim temel amacımız iyi bir oyun yapmak… Bu düşünce başta sanat politikası olmak üzere üretim biçimini, yazar ya da seyirci-tiyatro ilişkisini de kapsıyor. İyi bir oyun yapmanın koşulu da bir oyuncunun ışık masasından ve diğerlerinden geçmesidir.

Şebnem Atılgan: CAS’ın 3 yıl süren ücretsiz konservatuar eğitimi var. Aynı zamanda da “Temel Oyunculuk Atölyeleri”, “Oyun Atölyeleri”, “Kamera Oyunculuğu Atölyeleri” ile gençler ve farklı yaş ve meslek gruplarından öğrencilere eğitim veriyorsunuz. Bu atölyeler hakkında bilgi verebilir misiniz? 

Arzu Gamze Kılınç: Konservatuarımız 3 yıl tam burslu olarak eğitim veriyor. Öğrencilerimizin CAS’ın konservatuarında eğitim alabilmesi için sınava girmesi gerekiyor. Konservatuar sınavında 30 yaş sınırımız var. Daha önce herhangi bir tiyatro eğitimi almamış fakat hevesli ve yetenekli öğrenciler de bu sınava katılabiliyor. Konservatuarımızdaki eğitim üç yıl boyunca tamamen ücretsiz olarak sürüyor. Atölyelerimiz ise, bir meslek sahibi olmuş ama tiyatroya ilgi duyan her yaş grubunun dâhil olabileceği bir eğitim alanı… Tiyatro atölyelerimize 16 yaşından büyük olan herkes katılabiliyor. Birinci Sınıf Oyun Atölyemiz ile tiyatro dünyasına adım atıyorlar. Bu atölyeye dâhil olduğunuz ve tiyatronun sizin için hobi olmanın ötesine geçtiğini fark ettiğiniz anda, Oyun Atölyesi 2 ve 3’e devam edebiliyorsunuz. Tabii bu atölyeler için sınava girmeleri gerekiyor. Atölyemize 50 yaşında başlayıp, tiyatro eğitimini devam ettirmek isteyen ve daha sonra profesyonel oyuncu olan birçok öğrencimiz var. Oyun Atölyesi 1 ve Temel Oyunculuk Atölyesi, herkesin dâhil olabildiği, ücretli atölyeler… Fakat eğitim ücretlerinde İstanbul’un çok çok aşağılarındayız çünkü ulaşılabilir olmak bizim için en temel durum… 

Muhammet Uzuner: Bu atölyelerde ve konservatuarımızda, eğitimlerimizi yine aynı kolektif düşünce ve üretim biçimiyle sürdürüyoruz. Dolayısıyla CAS, tiyatrosu, konservatuarı ve atölyeleriyle büyük bir yapı… Öğrencilerimiz oyunculuk, teori, şan, dans, diksiyon ve diğer tüm eğitimleri alıyor ve tiyatronun bütün üretim zincirlerinde çalışıyorlar. Böylece çok ciddi bir tiyatro pratiği yaşamış oluyorlar. Bu da CAS’dan mezun olan öğrencilerin tiyatro yapabilecek donanımı kazanmış olduklarını gösteriyor. Konservatuarda yaş sınırımız olduğu için öğrencilerimiz gençlerden oluşuyor. Fakat atölyelerde de ağırlıklı olarak gençler var. Bununla birlikte atölyelerimizde yaşı ilerlese de ruhları genç öğrencilerimizle birlikte olmak çok keyifli… Bizler bu öğrencilerimizi de genç olarak kabul ediyoruz. CAS’da hem akademik yapıya hem de usta-çırak ilişkisine yakın bir eğitim sistemi uyguluyoruz. Konservatuarda bu yılın sonunda ilk mezunlarımızı vereceğiz. Böylece neleri başardığımızı göreceğiz.

Şebnem Atılgan: Öğrencilerinizden umutlu musunuz?

Muhammet Uzuner: Evet, kesinlikle umutluyuz. CAS’da dersler sadece okul ya da atölyelerde gerçekleşmiyor. Burada 24 saat devam eden bir süreç var. Dolayısıyla biz onların hayatlarına onlar da bizim hayatlarımıza vakıf… Onlarla gelecekteki düşüncelerimizi paylaşıyoruz. Bu paylaşımlar ilerideki projelerin kıvılcımları olabilir ki bu da geleceğe ilişkin fikirlerimizi artırıyor. Geleceğe ilişkin planlar kurabilmemizin nedeni ise gençlerimizin bazı şeyleri vaat ediyor olması… Bu yapı, hareket eden, yaşayan bir organizma olarak devam edecek…

Arzu Gamze Kılınç: CAS’ın gençlere emanet edebileceğimiz bir yer haline gelmesine çalışıyoruz. Ben de mesleki anlamda kendimi buraya emanet edebilmeliyim.

Muhammet Uzuner: Evet, bu çok önemli…CAS’ı ikimiz kurduk ancak burası ikimizin kurduğu ile kalmamalı… Hatta bir gün bizim de alaşağı edilmemiz, eleştirilmemiz gerekir. Gençler bir gün, “Hocam, şu rolü oynar mısınız?” diyerek, bizi yönetmeli…

Şebnem Atılgan: Ne kadar idealist düşünüyorsunuz…

Muhammet Uzuner: Evet, çünkü burada bu potansiyeli görüyoruz. Bununla birlikte en büyük amaçlarımızdan biri öğrencilerimizle gönülden meslektaş olabilmek… Gençlerin bizi yönetmesi, hatta idare etmesi… Bilemem, belki de bu bir romantizm… Yaşayıp, göreceğiz.

Şebnem Atılgan: Tiyatronun özellikle de günümüz dünyasında bir can simidi, ruhu kutsayan ve kurtaran bir sanat olduğunu düşünüyorum. Ve sizleri dinledikten sonra buna daha da çok inandım. Tiyatro benim hayatıma yön verdi. En azından bu benim için böyle…

Muhammet Uzuner: Benim hayatımı yönlendirdi değil, hayatımı kurtardı! Tiyatro, bizim ana evimiz… Her zaman dönüp dolaşıp geleceğimiz, şifa bulacağımız, ikamet ettiğimiz yer…

Şebnem Atılgan

*Röportaj, Tiyatro Gazetesi Ocak 2020 sayısında yayımlanmıştır.

Yorum Yazınız

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen İsminizi Giriniz