“HAK İLE SABIR DİLEYİP BİZE GELEN BİZDENDİR, AKIL VE AHLAK İLE ÇALIŞIP BİZİ GEÇEN BİZDENDİR.”

0

Şebnem Atılgan

Ahilik kültürel ve örgütsel yapısı ile yalnızca Anadolu’nun Türkleşip İslamlaşmasını sağlamamış, bu toprakların liderlerine yol göstermiş ve devlet yapılarında önemli bir rol üstlenmiştir. On birinci yüzyılın ikinci yarısında Anadolu’ya giren ve yerleşik hayata başlayan Türkler, Anadolu’nun siyasi ve ekonomik karışıklıkları içerisinde yerleşik uygarlıklarla tanışmış, göçebe yaşam kültürleri ile yepyeni bir sentez yaratmışlardır. On ikinci yüzyıl Anadolu’sunda toplumsal bir dayanışma olarak ortaya çıkan Ahilik, bu sentezin oluşmasında büyük bir paya sahiptir. Tasavvufi öğeleriyle de dikkat çeken Ahilik, zamanla bir esnaf örgütlenmesine dönüşmüştür. Kökeni Fütüvvet anlayışına uzanan Ahilik, daha çok tasavvufi-ahlaki bir akım olarak algılansa da siyasi baskı olarak etkisi de yadsınamaz. Abbasi döneminde siyasi otoriteye bağlanan Ahilik geleneği, Osmanlı İmparatorluğu’nda esnaf örgütlerine ve iktisadi yaşama yön veren bir teşkilat haline dönüşmüştür.

Ahilik Teşkilatı

Kaynaklar, Ahilik teşkilatının Selçuklu egemenliğine giren Oğuz Türklerinin İslamlaşma sürecini hızlandırmak, Türkmenlerin şehirlerde yaşayan Rum ve Ermeni tacirleriyle rekabet edebilmesini sağlamak amacıyla Hacı Bektaş-ı Veli’nin tavsiyesiyle Anadolu’da kurulduğunu belirtmektedir.   Bazı araştırmalar Ahiliğin Kırşehir’de oluştuğunu ileri sürmektedir. Bununla birlikte Ahiliğin kurucusu olan Ahi Evran’ın Bağdat’ta büyük üstatlardan ders aldığını, aynı zamanda Arapların kurduğu Fütüvvet Teşkilatı’ndan etkilenerek 1205’te Anadolu’ya gelmesinden kısa bir süre sonra Ahilik Teşkilatı’nı Kayseri’de kurduğunu öne sürmektedir.

Fütüvvet Geleneği

İnsani değerler üzerine kurulmuş olan Fütüvvet geleneği, bekâr erkeklerin oluşturduğu sosyal bir örgütlenme olmakla birlikte kökeni oldukça eski devirlere, Mezopotamya’ya kadar uzanmaktadır. Kökeni Ariler zamanına dayanan bu gençlik teşkilatı, eski zamanlarda üzerinde ejderha motifi olan siyah bayraklarla sembolize ediliyordu. Toplumsal kökenleri İran’a uzanan Fütüvvet fikri aynı zamanda eski Arap geleneklerinde iyi insan, fata anlayışına dayanmaktadır. İslam dünyasında da kahramanlık, yiğitlik ve cömertliğin karşılığı olan Fütüvvet, Orta Çağ İslam dünyasına ait bir gelenektir. Bu konudaki kaynaklar Türklerdeki “Akılık” ülküsünün, İslamiyet’te Arap Fütüvvet şiarından etkilediğini belirtmektedir. Selçuklu sultanlarıyla Abbasiler arasındaki siyasi ve kültürel ilişkiler bağlamında Fütüvvet düşüncesinin yayılması Anadolu’da Ahilik geleneğinin temelini de oluşturmuştur. Akıların birbirlerine kardeşte tutumlarından dolayı kullandıkları Akı kelimesi, yerini Ahi kelimesine, Abbasi Devleti’nin sona ermesiyle Fütüvvet geleneği de yerini Ahiliğe bırakmıştır. 

Anadolu’da Ahilik

I.Gıyaseddin Keyhüsrev’in hocası Mecdüddin İshak’ı Bağdat’a göndermesi, hocasının dönüşünde Muhyiddin İbnü’l Arabi, Evhadüddin-i Kirmani ve Şeyh Nasirüddin Mahmud el-Hoyi  gibi mutasavvıfları Anadolu’ya getirmesi Ahiliğin bu topraklarda yayılmasının başlangıcını oluşturdu. Şeyh Nasirüddin Mahmud el-Hoyi , halk arasında tanınan adıyla Ahi Evran’ın doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte 1171 yılında İran’ın Hoy kasabasında dünyaya geldiği belirtilmektedir. Azerbaycan’da eğitimini sürdüren Ahi Evran, daha sonra, Horosan ve Maveraünnehir bölgesine gelerek, burada büyük üstatlardan dersler almıştır. Bağdat’ta Abbasi Halifesi Nasır Lidinillah’ın kurduğu Fütüvvet Teşkilatına katılmıştır. Bağdat’ın ilim ve irfan merkezi olması Ahi Evran’ın bir fikir adamı olarak yetişmesine büyük katkı sağlamıştır. Bazı bilim adamları ile birlikte Anadolu’ya gelen Ahi Evran, Kayseri’ye yerleşmiş, bir debbağ atölyesi kurarak, Ahi Teşkilatının köklerini oluşturmuştur.  Keyhüsrev tarafından desteklenen teşkilatın lideri olan Debbağ Ahi Evran, Kayseri’de pek çok sanatın icra edildiği sanayi sitesinde çalışmalarını sürdürmüştür. Daha sonra I. Alaeddin Keykubad’ın arzusuyla Konya’ya yerleşen Ahi Evran, sultanın bir suikast sonucu öldürülmesinin ardından hapsedilmiştir. II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in ölümünden sonra 1245 yılında serbest bırakılmış ancak Mevlana’nın hocası Şems-i Tebrizi’nin öldürülmesinden ardından Ahilerle Mevlana taraftarları arasında başlayan çatışma Ahi Evran’ın Konya’dan ayrılmasına neden olmuştur. Bu olaydan sonra Kırşehir’e yerleşmiştir. Ahi Evran, 1205 yılında Kermani’nin kızı Fatma Bacı ile evlenmiştir. Ahiliğe kadınlar giremediği için Fatma Bacı Bacıyan-ı Rum (Anadolu Kadınları) teşkilatını kurmuştur.

Ahi Evran’ın şeyhliği altında 13. yüzyılda Ankara ve Kırşehir’de toplanan Ahiler, kısa sürede Selçuklu şehirlerine yayıldılar. 1308’de Selçuklu hâkimiyetinin son bulması üzerine beylikler döneminde de bulundukları bölgelerde etkili oldular ve şehirlerde politik güç haline geldiler. Faslı seyyah İbn Battuta’nın Burdur, Gölhisar, Ladik, Milas, Gerçin, Konya, Niğde, Aksaray, Kayseri, Sivas, Gümüş, Erzincan, Erzurum, Birgi, Tire, Manisa, Balıkesir, Bursa, Görele, Geyve, Yenice, Mudurnu, Bolu, Kastamonu, Sinop gibi Anadolu şehirlerinde rastladığı Ahilerden söz ettiği satırları ne derece gelişmiş olduklarının göstergesidir. Battuta,  Antalya’da konuk olduğu Harraz zaviyesi ve esnafıyla ilgili gözlemlerini şu şekilde aktarmaktadır: “Ahiler Anadolu’da yerleşmiş bulunan Türkmenlerin bulundukları her vilayette, her şehirde ve kentte bulunmaktadırlar. Memleketlerine gelen yabancılara yakın ilgi gösterirler. Öte yandan bulundukları yerlerdeki zorbaları yola getirir, herhangi bir sebeple bunlara ilhak eden kötüleri ortadan kaldırırlar. Bunların dünyada eşi benzeri yoktur. Orada Ahi, evlenmemiş, bekâr ve sanat sahibi gençlerle diğerlerinin bir cemiyet kurarak kendi içlerinden seçtikleri bir kimseye denir. Bu cemiyete de Fütüvve adı verilir. Reis seçilen kimse bir zaviye yaptırarak içini halı, kilim, kandil ve diğer lüzumlu eşyalarla donatır. Arkadaşları gündüz çalışarak kazandıklarını ikindiden sonra reise getirirler. Bu para ile meyve, yiyecek ve zaviyede sarf olunan ihtiyaç mallarını satın alırlar. O gün zaviyeye bir misafir gelirse, zaviyelerine misafir ederler ve alınan şeylerle ona ziyafet çekerler. Bir misafir gelmediği zaman ise yine toplanıp yemek yerler. Arkasından raks ederler, nağmeler söylerler.” Bulundukları şehirlerde herhangi bir anarşi baş gösterdiğinde Ahiler şehrin idaresini ele alıyorlar ve merkezi idare kuruluncaya kadar güvenliği sağlıyorlardı.  Ahiler, Osmanlı devletinin kuruluşunda da etkili olmuşlardır. Derviş Ahmed eserinde, kuruluşta etkili olan dört grup arasında Ahiyan-ı Rum olarak anılan Anadolu Ahilerini de saymaktadır.

Ahiliğin 7 kuralı

Ahi olmak ve peştamal kuşanmak için kişinin bir Ahi tarafından önerilmesi temel kuraldır. Üye olmak isteyenlerden yedi fena hareketi bağlaması ve yedi güzel hareketi açması beklenir. Kaynaklara göre bu yedi kural şöyle sıralanmaktadır: “Cimrilik kapısını bağlamak, lütuf kapısını açmak”, “Kahır ve zulüm kapısını bağlamak, bilim ve mülâyemet kapısını açmak”, “Hırs kapısını bağlamak, kanaat ve rıza kapısını açmak”, “Tokluk ve lezzet kapısını bağlamak, riyazet kapısını açmak”, “Halktan yana kapısını bağlamak, Hak’tan yana kapısını açmak”, “Herze ve hezeyan kapısını bağlamak, marifet kapısını açmak”, “Yalan kapısını bağlamak, doğruluk kapısını açmak.” Bu kurallarla birlikte çevresinde iyi tanınmayanlar, kötü söz getirebileceği düşünülenler, katiller, hırsızlar, vergi memurları ve durguncuların örgüte katılması yasaktır. Ahiliğin anayasası fütüvvetnamlerdir. Ahi kişinin eli, kapısı, sofrası açık; gözü, beli, dili kapalıdır.

Ahilik üç dereceli bir düzene dayanıyordu. Her kapı üç dereceyi içeriyordu. Bu dereceler şöyle sıralanmaktadır:  Yiğit, Yamak, Çırak, Kalfa, Usta, Ahi, Halife, Şeyh, Şeyh-ül Meşayıh. Sanatkarlar gündüzleri dört aşamadan oluşan hiyerarşi içinde mesleğin incelikleri öğreniyor, akşam toplantılarında ise aynı hiyerarşi içinde ahlaki ve felsefi eğitim görüyorlardı.

Ahiliğin açık şartları şunlardır: Elini açık tut, Kapını açık tut, Sofranı açık tut

Ahiliğin kapalı şartları şunlardır: Dilini bağlı tut, Gözünü bağlı tut, Belini bağlı tut

Otuz iki mesleğin ustası ve piri

Bakırcılar

Ahi Evran; tefsir, hadis, kelâm, fıkıh ve tasavvuf kitapları yazmıştır. Ayrıca felsefe, tıp ve kimya sahalarında da bilgi sahibi olan çok yönlü bir ilim adamı ve filozoftur. İbni Sina Sühreverdî ve Fahreddin Râzî’nin bazı eserlerini Farsçaya çevirmiştir. Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında, kayınpederi Evhadü’d Din Kirmanî ile Anadolu’ya gelen Ahi Evran, Konya’da Sultan’a yazdığı Letaif-i Gıyasiye adlı kitabını sunar. Kitabın 1. cildi felsefe, 2. cildi ahlâk ve siyaset, 3. cildi fıkıh (İslâm hukuku), 4. cildi dua ve ibadet hakkındadır. Ahi Evran kendi mesleği olan debbağlık dalından başka Bayraktarlar, Bağbanlar, Başmakçılar, Kılıççılar, Çadırcılar, Çanakçılar, Dokumacılar, Dülgerler, Neccarlar, Gemiciler, Hallaçlar, İğneciler, Kuyumcular, Kürkçüler, Şairler, Tabipler ve Tüfenkçiler gibi 32 çeşit esnaf ve sanatkârın ustası ve piri olmuştur. 

Camcılar

Kırşehir’de bulunan kabrinde, Pir Ahi Evran-ı Veli Hazretleri olarak anılmakta, 1264 tarihinde Kırşehir’de Moğollarla yapılan bir savaşta 93 yaşında ön saflarda kılıç sallarken şehit olduğu ve keramet göstererek Evran (Ejderha) olup, toprağa aktığı rivayet edilmektedir.  


Yararlanılan kaynaklar: ahilik.net, Selçuklu ve Osmanlı Anadolu’sunda Ahiliğin Sosyo-Ekonomik Gelişimi, Namık Sinan Turan ve aynı başlıklı makalesinde belirtilen kaynaklar

Yorum Yazınız

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen İsminizi Giriniz