GIAN MARIA TOSATTİ: “YARININ GERÇEĞİNİ GÖRMEK İSTİYORSAK, KIRILMIŞ İNSANLARI DİNLEMELİYİZ!”

88

ArtReview tarafından 2015 yılında kendi jenerasyonunun en ilginç 30 sanatçısı arasında gösterilen Gian Maria Tosatti’nin Моє серце пусте, як дзеркало – одеський епізод, Kalbim Ayna Gibi Boş – İstanbul Bölümü başlıklı enstalasyon sergisi, 24 Mayıs Pazartesi günü Tarlabaşı’nda ziyaretçileriyle buluştu. Tosatti’nin Tarlabaşı’nın ortasında yer alan büyük bir Art Nouveau binanın içindeki enstalasyon kurgusunda, binada yaşayan tek kişi, sağır bir kızdır ve ziyaretçiler içeri girdiklerinde bu zamandışı yerde, bütün dünyasını, evini kuşatan kapitalizmin gürültüsünü duymaksızın kendi başının çaresine bakmayı öğrenmiş birinin basit yaşantısıyla karşılaşırlar. “Duyulardan birinde kusurlu olanın, diğer duyularının çok daha gelişmiş olduğunu duymuş muydunuz? Sağır olanlar, dünyamızın çehresini değiştiren kaya matkaplarının titreşimlerini damarlarında, kanlarında hissederler. Onlar için bu sadece bir arka plan gürültüsü değildir. Sağır olan diğerlerinden daha uzağı görür,” diyor sanatçı. Sağır kız ile Tarlabaşı’nın bugününe dikkati çekiyor: “Ve bence yarının gerçeğini görmek istiyorsak, kırılmış insanları dinlemeliyiz. Tarlabaşı halkı perişan… Hepsi. Çocuklar bile. Onları kahin yapan şey bu.”

Gian Maria Tosatti ile, İstanbul’un son 20 yılda geçirdiği dönüşüme odaklanan ve Tarlabaşı’nın ortasında yer alan büyük bir Art Nouveau binanın içinde kurulan Kalbim Ayna Gibi Boş – İstanbul Bölümü başlıklı enstalasyon sergisi hakkında konuştuk.

Kalbim Ayna Gibi Boş (מייַן האַרץ איז ליידיק ווי אַ שפּיגל)Gian Maria Tosatti’nin güncel sanatsal araştırmasının tamamını kapsayan bir proje. Tosatti’nin araştırma odağında demokrasi krizi ve bunu takiben Perikles döneminde Atina’da doğan Batı Medeniyeti’nin giderek silinmeye başlaması yer alıyor. Sanatçı 2018’de başladığı yolculuğunda, çağın karmaşıklığını sergilemek için birçok şehir ve ülkeyi dolaştı. Bu sürecin bir parçası olarak ürettiği her yapıt, rüya, kehanet ve gerçekliğin birbirinden ayırt edilemediği görsel bir romanın bölümlerini oluşturuyor.

Gian Maria Tosatti, projesinin Katanya, Riga, Cape Town ve Odessa bölümlerininin ardından gelen İstanbul Bölümü’nübölgede yürüttüğü beş yıl süren araştırmaları sonucunda geliştirdi. Bu yolculukta topladığı birçok ipucu bir araya getirilerek güçlü bir görsel hikâyeye dönüştürüldü.

İstanbul, son 20 yılda Avrupa’nın en etkileyici ekonomik büyümelerinden birini gördü. Sürekli hareket halinde olan şehre, birkaç sene içinde yüzlerce gökdelen ve birçok finansal bölge inşa edildi. Geniş beton alanlarla kaplanan ve tarihi semtler üzerinde yükselen yatay ve dikey düzlemdeki çarpıcı büyümenin ötesinde, emlâk spekülasyonu araziyi kemiren ve içinde yaşayan toplulukları bölen bir etki yarattı. Yeni evler ve yeni iş yerleri, gitgide daha fazla şehrin çeperlerine itilen eski mahalle sakinleri için çok pahalı. Camdan ve çelikten, dökme demir ve mermerden yapılan yeni İstanbul, hayalet bir şehir. Yeni binalar çoğaldıkça eski mahalleler yüzlerce yıllık geçmişleriyle birlikte tarihe karışıyor. Çoğunlukla Kürtlerin yaşadığı bir bölge olan Tarlabaşı ise uzun zaman önce ölüm fermanı imzalanmış bir semt. Tarlabaşı her köşede koşturup oynayan çocuklarıyla şehrin en yaşam dolu bölgelerinden biri. Napoli’nin savaş sonrası dönemine oldukça benzeyen bu bölge, her gün yeni bir şehir ve toplum fikri sunmaya devam ediyor. Buradaki yıkımın kademeli ilerleyişini ve sınırlarını takip etmek, son 20 yılda ülkede gerçekleşen değişimi gözlemleyebilmek için de  imkân sağlıyor.   

Sanatçı yapım sürecinden, “Ekibimle birlikte Tarlabaşı’nda yaşamak hepimiz için çok güçlü ve sancılı bir deneyim,” diye bahsediyor. “Kayan bir yıldızı izlemek gibi. Enstalasyonu kurduğumuz bina sanki bir gözlem evi ve onun sunduğu ayrıcalık sayesinde bu yıldızın son ışıklarını görüyor gibiyiz. Yaptığımız bu çalışmayla şiirin gözü kara yaşam gücü, önümüzde büyümekte olan çöle karşı bir zıtlık yaratıyor.” Enstalasyon Tarlabaşı’nın ortasında yer alan büyük bir Art Nouveau binanın içinde kuruluyor. Binada yaşayan tek kişi, sağır bir kızdır ve ziyaretçiler içeri girdiklerinde bu zamandışı yerde, bütün dünyasını, evini kuşatan kapitalizmin gürültüsünü duymaksızın kendi başının çaresine bakmayı öğrenmiş birinin basit yaşantısıyla karşılaşırlar. Bu kız gürültüyü duymuyor olmasına rağmen, dışarıda gümbürdeyen tehdidi, etrafındaki camların titremesiyle hissetmektedir. Bütün camlar çatlamıştır ve pencerenin yanında eski bir gramofon vardır. Kız, gramofonun sesindeki uyumlu titreşimlere, dışarıdaki matkap ve kazı aletlerinin öfkesini dindirecek bir tür dua gibi tutunmaktadır.

Şebnem Atılgan: “Kalbim Ayna Gibi Boş – İstanbul Bölümü” is about the soul of Istanbul. How would you describe this spirit in your words?

“Kalbim Ayna Gibi Boş – İstanbul Bölümü” İstanbul’un ruhu ile ilgili. Bu ruhu kelimelerinizde nasıl tanımlarsınız?

Gian Maria Tosatti: Istanbul is a city so big and deep, in terms of culture, that it would be impossible to describe it in few words. Istanbul is a place of balance and wisdom. The way humans deal with animals in town is a symbol of it. Citizens of Istanbul are used to dialogue constantly with the harmony of Nature and its creatures. In many other big cities of the world you don’t see animals, and if you see them they are in danger. This detail says a lot about Istanbul. My installation, though, focuses on a specific part of the city, Tarlabasi, that in the symphony of the town plays a specific theme.

İstanbul, kültür açısından o kadar büyük ve derin bir şehir ki, onu birkaç kelimeyle anlatmak imkânsız. İstanbul bir denge ve bilgelik yeri. İnsanların şehirdeki hayvanlarla uğraşma şekli bunun bir simgesi. İstanbullular, doğanın ve canlıların uyumuyla sürekli diyalog kurmaya alışkın. Dünyanın diğer birçok büyük şehrinde hayvanları göremezsiniz ve onları görürseniz tehlikededirler. Bu detay İstanbul hakkında çok şey söylüyor. Yine de yerleştirmem, şehrin senfonisinde belirli bir temayı oynayan şehrin belirli bir bölümüne, Tarlabaşı’na odaklanıyor.

-Şebnem Atılgan: What was the city telling you? Did you feel disappointment with Istanbul?

-Şehir size ne söylüyordu? İstanbul ile ilgili hayal kırıklığı yaşadınız mı? 

Gian Maria Tosatti: The city told me many things.  And many of these things were contradictory. You can see these strong contradictions in architecture. You can see how these new skyscrapers contrast with the sense of harmony of the people. And what we face in the city today it is not only a vertical growth, even horizontally the city now look endless, like a place you can’t escape from. But you can perceive this sense of contrast even in society. A recent TV series like “Bir Baskadir” shows it very clearly. But I’m not disappointed at all. Humans are imperfect. Sometimes they need to make mistakes in order to learn. Sometimes they need to fight (morally) in order to understand that they need one another to feel complete. It is cruel, I know, but it is true. And this is what makes Tarlabasi to disappear. Its sacrifice, maybe will let the people understand that, maybe, the dreams of that place were the right ones.

Şehir bana çok şey söyledi. Ve bunların çoğu çelişkiliydi. Bu güçlü çelişkileri mimaride görebilirsiniz. Bu yeni gökdelenlerin, insanların uyum duygusuyla nasıl bir tezat oluşturduğunu görebilirsiniz. Ve bugün şehirde karşılaştığımız şey sadece dikey bir büyüme değil, yatay olarak bile şehir artık kaçamayacağınız bir yer gibi sonsuz görünüyor. Ancak bu karşıtlık duygusunu toplumda bile algılayabilirsiniz. “Bir Başkadır” adlı yeni bir dizi bunu çok net bir şekilde gösteriyor. Ama hiç hayal kırıklığına uğramadım. İnsanlar kusurludur, bazen öğrenmek için hata yapmaları gerekir. Bazen, kendilerini bütün hissetmek için birbirlerine ihtiyaçları olduğunu anlamak için (ahlaki olarak) savaşmaları gerekir. Bu zalimce, biliyorum ama bu doğru. Tarlabaşı’nı ortadan kaldıran da bu. Tarlabaşı’nın kurban edilişi, belki insanların o bölgenin hayallerinin doğru olduğunu anlamasını sağlar.

Şebnem Atılgan: According to you; “What is the dream of Istanbul?”, “What is prophecy of Istanbul?”, “What is the reality of Istanbul?”

-Size göre; “İstanbul rüyası nedir?”, “İstanbul kehaneti nedir?”, “İstanbul gerçeği nedir?”

Gian Maria Tosatti: Istanbul is the area where two wrong dreams fight. The first is the dream of the West, which is tailored for America, a country born few years ago and with a very simple society. The other is the dream of the East which really works only in Arab countries built from zero in the desert with cities that are fake like the new Istanbul tries to be. It will not work. Istanbul can’t become New York or Dubai. Istanbul is too heavy, too deep, too strong, too real to look like those places with no history. It should only have to find the courage to be Istanbul, accepting all the many souls that it has and let them live all together at the same time, instead of trying to simplify everything. The future of this city is in its complexity, not in its order.

İstanbul, iki yanlış hayalin kavga ettiği yer. Birincisi, son derece yalın toplumuyla birkaç yıl önce doğmuş ve Amerika’ya uygun şekillendirilmiş bir ülke olan, Batı’nın hayali. Diğeri ise aslında sadece, yeni İstanbul’un olmaya çalıştığı gibi sahte şehirlerle çölde sıfırdan inşa edilen Arap ülkelerinde işleyen, Doğu rüyası. İşe yaramayacak. İstanbul, New York veya Dubai olamaz. İstanbul, tarihi olmayan o yerlere benzeyemeyecek kadar ağır, derin, güçlü ve gerçek. Her şeyi basitleştirmeye çalışmak yerine, sahip olduğu onca ruhu kabul edip aynı anda yaşamalarına izin vererek “İstanbul” olma cesaretini bulmalı. Bu şehrin geleceği düzeninde değil, karmaşıklığında.

Şebnem Atılgan: Tarlabaşı is being demoslished; lots of culture disappear there… Houses, people, streets, colors, words, songs, smells, curses, kisses, smiles, separations and others are erased. Alright, what now?

-Tarlabaşı yıkılıyor; orada bir sürü kültür yok oluyor… Evler, insanlar, sokaklar, renkler, kelimeler, şarkılar, kokular, küfürler, öpücükler, gülümsemeler, ayrılıklar ve diğerleri siliniyor. Pekala, şimdi ne olacak?

Gian Maria Tosatti: What is lost will never come back. You are right. All those things, all those things that you mentioned will disappear. All the smile of the kids who live in the streets, all their tales of the mountains around their villages, all the beauty of their poor coloured clothes hanging everywhere that make that place looking like a perpetual carnival of rags will disappear. Are we really ready to lose it? This is the question that we should ask to ourselves now.

Kaybedilen şey asla geri gelmez, haklısın. Bütün o şeyler, bahsettiğin bütün o şeyler yok olacak. Sokaklarda yaşayan çocukların tüm gülümsemeleri, köylerinin etrafındaki dağlarla ilgili tüm masalları, her yerde asılı olan zavallı renkli kıyafetlerinin tüm güzelliği, orayı sonsuz bir paçavra karnavalı gibi gösteren tüm güzellikler kaybolacak. Onu kaybetmeye gerçekten hazır mıyız? Şimdi kendimize sormamız gereken soru bu.

-Şebnem Atılgan: Do you think we are all deaf girls? 

-Hepimizin sağır kızlar olduğunu mu düşünüyorsun?

Gian Maria Tosatti: No. Not all of us. She’s a hero. She sees and feels things much better than us. And she has the courage to face alone the monsters (cranes, excavators, jackhammers) that are destroying her world. It is the courage of a child. She doesn’t attack them. She prays. She prays on their faces in order to convince them to stop, to spare her house and the houses of all her brothers.
We are not so brave. None of us. We are only the witnesses. But once we saw a little deaf girl pray for all of us, what are we willing to do?

Hayır. Hepimiz değil. O bir kahraman. Her şeyi bizden çok daha iyi görüyor ve hissediyor. Ve dünyasını yok eden canavarlarla (vinçler, ekskavatörler, kırıcılar) tek başına yüzleşme cesaretine sahip. Bu bir çocuğun cesareti. Onlara saldırmıyor. Dua ediyor. Onları durmaya ikna etmek, evini ve tüm kardeşlerinin evlerini bağışlamaları için yüzlerine karşı dua ediyor.

O kadar cesur değiliz. Hiçbirimiz. Biz sadece tanıklarız. Ama küçük bir sağır kızın hepimiz için dua ettiğini gördüğümüzde, ne yapmaya hazırız?

Şebnem Atılgan: Is “being deaf” a metaphor in the exhibition? Like “ignore”… 

-“Sağır olmak” sergide bir metafor mu? “Yoksaymak” gibi…

Gian Maria Tosatti: No, “being deaf” means being much more sensitive. Did you ever heard that who is defective in one of the senses has all the others much more developed? Who is deaf feel the vibrations of the jackhammers that are changing the face of our world, in their veins, in their blood. For them it is not only a background noise. Who is deaf sees farther than others. And I think that if we want to see the truth of tomorrow, we should listen to the broken people. People of Tarlabasi are broken… all of them. Even the kids. (The deaf girl really exist and she’s 11 years old). This is the thing that makes oracles of them.

Hayır, “sağır olmak” çok daha duyarlı olmak anlamına geliyor. Duyulardan birinde kusurlu olanın, diğer duyularının çok daha gelişmiş olduğunu duymuş muydunuz? Sağır olanlar, dünyamızın çehresini değiştiren kaya matkaplarının titreşimlerini damarlarında, kanlarında hissederler. Onlar için bu sadece bir arka plan gürültüsü değildir. Sağır olan diğerlerinden daha uzağı görür. Ve bence yarının gerçeğini görmek istiyorsak, kırılmış insanları dinlemeliyiz. Tarlabaşı halkı perişan… Hepsi. Çocuklar bile. (Sağır kız gerçekten var ve 11 yaşında). Onları kahin yapan şey bu.

Şebnem Atılgan: The gramphone is the spirit of the old and it never disappears, because you can destroy buildings, but you can never lose the soul. I think, Istanbul will resist like that art nouveau building. What is your opinion?

-Gramfon eskilerin ruhudur ve asla kaybolmaz, çünkü binaları yıkabilirsiniz ama ruhu asla kaybetmezsiniz. İstanbul’un o art nouveau yapı gibi direneceğini düşünüyorum. Senin görüşün nedir?

Gian Maria Tosatti: True. The soul of Istanbul is too deep and too rooted to be erased, but we shouldn’t make the mistake to think that what we destroy today will come back one day in the future. Nothing comes back. So we should be very careful while we think what we are willing to lose today and forever.

Doğru. İstanbul’un ruhu silinemeyecek kadar derin ve köklü ama bugün yok ettiğimizin, gelecekte bir gün geri geleceğini düşünme hatasına düşmemeliyiz. Hiçbir şey geri gelmiyor. Bu yüzden bugün, sonsuza kadar kaybetmeyi göze aldığımız şeyleri düşünürken çok dikkatli olmalıyız.

Yorum Yazınız

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen İsminizi Giriniz