Karma Drama, Erasmus’un “Deliliğe Övgü”, özgün adıyla “Morias enkomion seu laus stultitiae”, kitabından oyunlaştırdığı eserle günümüzün delirme eşiğine gelmiş dünyasına tiyatro sahnesinden bakıyor. Damla ve A. Togay Kılıçoğlu, sanatın ve sanatçının günümüzde kısılıp kaldığı, üretemediği, ürettiğini sergileyemediği tarif edilemez açmazını Erasmus’un 1500 yıl önceki sözleriyle seyirciye aktarıyor. Seyirci ise, canlılığını ve çekiciliğini günümüze kadar koruyabilmiş gülmece türündeki yapıtın “gerçekliğine” tanık oluyor oyun boyunca… Bir diğer deyişle “Hakikati Gülerek Söylemek” ilkesinin en yetkin örneğine… “Olayları ve yaşananları gördükçe, onları kendi bilgi süzgecimizden geçirdikçe aklımıza sahip çıkmak daha da zorlaşıyor,” diyor tek kişilik oyunuyla, müthiş bir performans sergileyen A. Togay Kılıçoğlu.  Hiç de haksız değil! Yüzlerce yıl öncesinde yazılan bir oyun metninin söylediği her bir kelime, tam da bugüne dair! “Deliliğe Övgü” sadece sanatçının değil, toplumun da delilik halini gözler önüne seriyor.

Şebnem Atılgan: Karma Drama yeni bir oyunla seyirci karşısına çıkıyor. Oyun, Desiderius Erasmus’un “Deliliğe Övgü” isimli kitabından uyarlanan metni sahneye taşıyor. 1469-1536 yılları arasında yaşayan ve Kuzey Avrupa Rönesansı’nın en önemli hümanistlerinden biri olan Erasmus’un, Thomas More’un evinde yazdığı “Deliliğe Övgü” kitabı, dönemin entelektüellerini eleştirdiği; öğretmenleri, papazları, ilahiyatçıları, filozofları, tüccarları, avukatları, hükümdarları, azizleri ve kendini zeki sayan herkesi alaycı bir dille yerdiği oldukça etkileyici bir eser… Kitapta anlatılanlar yazarın kendi yaşadığı döneme bakışını yansıtıyor. Siz de Erasmus’la aynı düşünceleri mi paylaşıyorsunuz? 

Togay Kılıçoğlu: Her eseri yazıldığı dönemle ilintili bir şekilde ele almak gerekir. Erasmus’un bu eserini yazdığı dönemdeki dinamiklerle bizim yaşadığımız çağın dinamikleri oldukça farklı elbette. Fakat bazı genel geçer sosyolojik tespitler ve yaşanmışlıklar çağlar geçse de değişmiyor. Erasmus’un bu eserini yazdığı dönemdeki itiraz ettikleri ile bizim çağımızda dünya genelinde itiraz ettiğimiz, yüreğimize dokunanlar elbette ki farklı. Fakat bu eser öyle bir evrensel halde ki günümüzde hâlâ geçerli ortak sorunlar da var ve onun tespitlerine katılmamak mümkün değil…

Şebnem Atılgan: Şüphesiz “Deliliğe Övgü” sınır tanımayan bir süper metin ya da süper güçleri (sözleri, söylemleri) olan bir metin! Oyun hakkında “Keşke bu bir oyun olsaydı…” derken, aslında anlatılanların ne kadar da gerçek olduğun mu ifade etmeye çalıştınız? Sizi bu  metne yönlendiren neydi?

Togay Kılıçoğlu: Tüm dünyaya bakacak olursak çağımız bir delirmenin eşiğinde yaşıyor. Hemen her gün dünyadaki garip olaylara ve tutumlara tanık oluyoruz. İşte tam bu noktada Erasmus’un eserine baktığımızda, aslında tüm bunları olanca gerçekliğiyle yaşayan bizler, olan biteni bir türlü kabullenemiyoruz ve tabii aklımız da almıyor. Tiyatro sahnesinden baktığımızda, bu eseri oyunlaştırırken de pek çok olaya tanıklık ettik. Ve hep içimizden “Keşke bu sadece bir oyun olsaydı ve görmez yaşamaz olsaydık tüm bunları…” diye düşünmeden edemedik. Aslında Erasmus’un bu eseri yazdığı yıllardan bu yana insanlık bir arpa boyu yol alamamış.

Şebnem Atılgan: Sahnede izlediğimiz  “Deliliğe Övgü” bir tür manifesto gibi… Bir delinin ya da bir bilgenin ya da deli bir bilgenin manifestosu! Ya da… Özgürlüğü kısıtlanan bir sanatçının, geçmişe, bugüne ve büyük olasılıkla yarına dair bildirisi… Ne dersiniz?

Togay Kılıçoğlu: Aslında eserdeki tüm bunları anlatan kişi asla deli değil. Ayrıca delilikten ne anladığımıza da bağlı tabii… Karşımızdaki tüm bu tespitleri yapan oldukça bilge biri ve bu kişi Erasmus’un ta kendisi! Fakat biz bu eseri oyunlaştırırken kendi derdimizle paralellik kurarak sahneye taşıdık. Elbette tiyatro sanatçıları olarak bizlerin de sıkıştığımız, dile getiremediğimiz, çaresiz kaldığımız sessiz çığlıklarımız var. Onları Erasmus’un sözleriyle aktarıyoruz seyircimize… Bugün baktığımızda, dünya üzerinde evrensel bir sorun olarak duruyor sanatçının üretim sancısı ve bu üretimini seyircisi, tüketicisiyle buluşturamama hali…  Biz bu noktaya yoğunlaşmayı tercih ettik.

Şebnem Atılgan: Açıkçası eğer bir delilikten söz edilecekse ben bunun Erasmus’un kendisi ya da delisinden çok, deliren bir toplum olduğunu düşünmeyi tercih ederim. Ve tabii sahnede izlediğimiz çok akıllı bir deli, öyle değil mi?

Togay Kılıçoğlu: Sahnede izlenen ve Erasmus’un sözleriyle seslenen kişi hem günümüzdeki bir sanatçının hem de Erasmus’un tespitlerini aktaran bir karakter ve kesinlikle aklıselim birisi. (Az önce de belirttiğimiz gibi Erasmus’un ta kendisi!)  Ve Erasmus’un tespiti ile söylersek o, “Delilik Tanrıçası”…

Şebnem Atıgan: Siz bu delilik hakkında neler düşünüyorsunuz?

Togay Kılıçoğlu: Anlatılan(lar) bir delilik halidir. Toplumsal bir delilik hali hatta!

Şebnem Atılgan: Erasmus’un “Deliliğe Övgü”sü hakkında en fazla konuşulan konulardan birisi de, eserin iki temel görüşü yansıttığı… Birincisi “Gerçek bilgelik deliliktir,” ikincisi ise “Kendini bilge sanmak gerçek deliliktir.” Sizin sahnede canlandırdığınız hangisi? Deli olan bilge mi yoksa kendini bilge sanan bir deli mi?

Togay Kılıçoğlu: Aslında sahnede canlandırılan karakter her şeyin farkında olan ve oldukça bilgili biri… Tıpkı Erasmus’un kendisi gibi. Oldukça donanımlı ve bilgi sahibi olan Erasmus, gördüklerini, yanlışları ve insanların düştüğü bu açmazı hiciv sanatıyla dillendirmiş. Tıpkı bugünlerdeki bizler gibi. Olayları ve yaşananları gördükçe, onları kendi bilgi süzgecimizden geçirdikçe aklımıza sahip çıkmak daha da zorlaşıyor. Erasmus’un söylediği gibi “Hiçbir şey bilmemek, ne mutlu bir yaşam”…

Şebnem Atılgan: Sahnede müthiş bir performans sergiliyorsunuz ki bu da zaten başlı başına etkileyici olan metni daha da çekici ya da çarpıcı hale getiriyor. Bununla birlikte, duvara çizilen şu çentikler… Bana kalırsa en dramatik noktalardan biri de bu! Bu da sizin oyun kurgusundaki yorumlarınızdan biri değil mi?

Togay Kılıçoğlu: Zor olan bir oyunculuk yöntemi kullandık, haklısınız. Ayrıca çok teşekkür ederiz, performans hakkındaki görüşleriniz için. Oldukça statik bir oyunculuk tarzı benimsedik çünkü hiçbir şeyin Erasmus’un sözlerinin önüne geçmeyip, bilakis onları desteklemesi gerektiğini düşündük. Biz bu eseri on yıl önce okuduğumuzda bir gün mutlaka sahneye aktarmalıyız, diye düşünmüştük. Kısmet bugüneymiş… Hem tiyatromuzun 10. yılı hem de sahnemizin 5. yılına denk geldi bu eser. Erasmus’un kendi zamanında dertleri olduğu gibi bizim de dertlerimiz vardı elbette. Bunları aktaralım, anlatalım diye düşünerek yola çıktık. Biz oyunumuzda, tiyatro sanatını temel alarak aslında tüm sanat dallarında üretim yapan sanatçıların, üretim sıkıntısını, izleyicisi ile buluşamama sancısını aktarıyoruz. Bu oyun özelinde bakacak olursak hiçbir zaman seyircisiyle buluşamayan bir oyunu, defalarca prova eden bir oyuncunun sancısına tanık oluyoruz sahnede… Her yerin naylonlarla ve brandalarla kaplı olması sanatçısın eserini muhafaza edişinin sembolik anlatımı… Duvarlardaki her bir çentik ise çektiği sayısız sancının, üretim sancısının birer göstergesi. Oyunda pek çok böyle izlek bulunmakta, fakat biz sahneye taşırken tüm bunları seyircinin gözüne sokmadan, kendince algılayabilmesini sağlamaya çalışarak sergiliyoruz oyunumuzu. “Deliliğe Övgü” sadece bir sanatçının değil, aynı zamanda bir sanat mekânının da sessiz çığlını gözler önüne seriyor.

Yorum Yazınız

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen İsminizi Giriniz