ÇOCUKLUĞUM, RENKLER VE RAMAZAN!

94

Çocukluğum!

Hep oraya dönüyorum, acaba yaşım ilerledikçe bu dönüşlerim neden?

Değişen ve sertleşen insan ilişkileri mi yoksa yaşam içinde karşılaştığımız insani değerlerden uzaklaşmış ilişkiler mi ya da her duygunun gerçeğini yaşadığım çocukluğumun şimdilerin sanal veya sahte ilişkileriyle örtüşememesi mi?

Yaşamakta olduğumuz Ramazan ayını tüm dünya insanlığı gibi ben de #evdedekal uyarılarına uyum sürecinde geçiriyorum.

Oysa çocukluğumun Ramazanları on beş gün önce, derinden yapılan ev temizliği ile başlar, mutfağın ön hazırlıkları, planlanması ve üretimlerle devam ederdi. Bu hazırlıklar arasında en önemlisi ise oruç atmosferi ve heyecanının başlamasıydı. Evimizde, dedemin, sağlığı nedeniyle zaman zaman oruca ara verdiğini hatırlıyorum.

Benim oruç ile tanıştığım ve yarım gün oruç tuttuğum zamanlar ilkokul öncesi çocukluğumdur.

“Çocukluğum” diye başladığım her kelimenin arkasını, hayata dair her güzel ve doğru hazineyi edindiğim ve en kıymetli yıllarıma dair hatırladığım ailem,  diye tamamlıyorum. Yine burnumun direği sızladı… Benden önceki kaç nesil yok artık! Güzel anılarla yetinmek zorundayım, çok az büyüğümüz sağ ve tabii hepsi bizim için çok kıymetli… Yerlerin dar, gönüllerin geniş ve sevgi dolu günleri ve insanları çok azaldı.

Sahur vakitleri, sahur masası benim için tam bir cümbüş, bugün bile sahur masamı hazırlarken aynı duyguyu hissediyorum. Biraz burukça, çocukluğumdaki sahur masası kalabalık ve zengin, insanca zengin, bol çeşitli ve en önemlisi canlı ve coşkuluydu. Burnuma gelen, döküm ızgarada pişmiş et kokusunu anımsıyorum.

“Yine neden kalktın kızım? Sabah olmadı daha… Hadi git, yat!” dediğini hatırlıyorum annemin. “Ben et yiyeceğim,” derdim. “Hayır, bizimle sahur yapacaksan önce kaşe yiyeceksin,” derdi annem… O çorbanın adına annem “kaşe” derdi…

Sahur sofrasında bile mideyi yemeye hazırlayan bir eğitimmiş bu sunuş! Nasıl da lezzetliydi… Biraz büyüyüp, mutfakta bir şeyler üretme denemelerimde yaptığım ilk çorba kaşeydi üstelik! Kaşe; ilk önce tereyağını tencereye koyup, unu çok az pembeleştirdikten sonra karıştırarak ılık süt, biraz tuz ilavesi ile hafif kıvamlı ve mis gibi kokan bir çorba… Tabii sahur masasının kalabalık olması en sevdiğim durumdu. Annem, babam, amcam, yengem, bizden büyük olan ablam, ağabeyim ve bazen de sağlığı yerinde olduğu gün dedem olurdu sofrada… Çok nadir olsa da kardeşim de eşlik ederdi masamıza. Çorbalar içilirken bir yandan gözüm zeytin, peynir ve reçellerde olurdu. Ne kadar lezzetliydi her şey… Şimdi düşünüyorum, lezzet yiyecekler de mi, insanlarda mı yoksa ortama yayılan güzel duygularda mıydı?

Yaşasın! Sıra kokusuyla uyandığım mis gibi pirzolada! Pirzolanın olmadığı günlerde kıymalı ya da peynirli dolamlık pide, bazen kıymalı erişte bazen de kavurmaya gelirdi sıra. Sahur masasının tatlıları bal ve reçeller olurdu, bir de hurma! Kralı ise her şeyin üzerine, asla değişmeyen ıhlamur çayıydı.

Ihlamur çayı, iftar ve sahur arasında en çok tüketilen içecekti. Bazen isteklere göre süt, yaran ve taze sıkma portakal suyunu hatırlarım. Amaaa en güzeli de eğer dedem sahura kalktıysa ve o gün oruç tutacaksa, onunla muhabbet ederken sabah uykusuna daldığım hatırlarım… Bir de annemin sabah namazını kıldıktan sonra  mutfakta okuduğu Kuran’ı… Belki de sabahları ve gün doğumunu sevmelerim yine bu günlerden kalmadır. Gün doğumundaki huzur, ışık, enerjiyi keşfedişim çocukluğumdan… Aileyi bir arada görüşüm, birbirleri ile iletişimlerine şahit oluşlarım, sonraki saatlerde herkesin üstüne düşen yaşam görevlerine dalışı, işlerini yerine getirişleri… Çünkü herkesin sorumluluğunda olan rutinleri vardı, sessizce ve sevgiyle yerine getirilen. Dedem, ben ve kardeşlerim hariç… Aslında bizim özellikle benim de vardı görevlerim… Komşulara bir şeyler götürülürdü tatmaları için… Bakkaldan alınacak ufak, tefek ihtiyaçlar, evin merdivenlerini süpürmek, bahçeden maydanoz, nane toplamak… Büyüdüğümde eskilerden hatırladığım, bahçedeki ağacın ıhlamurlarını toplamanın benim için ayrıcalıklı bir zevk olduğudur.

En zor gelen kelime ise öğleden sonra acıktığımı itiraf etmekti. Dayanmak istesem de açlığıma yenilirdim. Annem, “Acıktın mı kızım?” diye sorsun istemezdim hiç! Fakat annem, benim kararımı bekler, teklifi benden duymak isterdi. Günlük işlerin arasında, kardeşlerimle beraber öğle yemeği ve oruç tutamadığında dedem için masa hazırlanırdı.

Tabii ikindiden sonra artık akşam iftar hazırlıklarını anımsıyorum… En güzeli de iftara yakın, babamın ya da amcamın getirdiği sıcacık pidelerdi. Ucundan koparabilmek için epey peşinden koştuğumu hatırlıyorum. “Hayır!” derdi annem. “Herkesle birlikte, masada yemelisin!” Her anı eğitimmiş, bizler çok fazla sorgulamadan kabul ederdik çünkü bu kurallar bize, sevginin gereğiymiş gibi gelirdi.

Her zaman çorbayla başlanan iftar yemeği geleneğini hatırlıyorum… En kıdemli çorba, tarhanaydı. Bazen kıymalı bazen üstüne bol peynirli… Tavuk suyu çorba, mercimek çorbası ve köfteli çorba ile yerini değiştirirdi, kutsal tarhana çorbası. Sebze çorbasını çok severek yemediğimi hatırlıyorum ama yine de “Ben onu yemeyeceğim,” kelimesine masada yer yoktu. Şimdilerde ana yemek olarak adlandırdığımız salata ve yoğurt eşlik ederdi menüye… İftar yemekleri çeşitleri sadece et türevi olduğu gibi bakliyatların ve sebzelerin etle birlikte olduğu sulu Türk yemekleri yer değiştirirdi. Kadayıf veya bol çeşitleri ile sütlü tatlılar tercih edilirdi genellikle.

Yine özel yeri olan ıhlamur çayı veya taze meyve suları en sevilen ve tercih edilen içecek çeşitleriydi.

Ve Ramazan gecelerinin unutulmaz Hacivat ve Karagöz’ü… Nadir de olsa, eğer bulunduğumuz yere gelirse babam mutlaka izlememizi isterdi. Bir de özlemle beklediğimiz, “bayram yeri” dediğimiz ve bayram için kurulan dönme dolap ve çeşitli salıncaklardan oluşan şenliğimiz vardı. Bayramı bayram yapan harçlıklardan sonra bizi mutlu eden en önemli hatıram… Tabii annemin diktiği bayram kıyafetimiz her zaman olurdu. O kadar işin ve kalabalığın içinde mutlaka bayrama yetiştirdiği kıyafetlerimiz ve tabii bayram çikolatalarımız.

Ama en önemlisi orada, mekânın küçük ama gönüllerin kocaman, kocaman sevgiyle dolu oluşlarıydı. Bize hissettirdikleri, bizi doyurdukları meğerse sevgiymiş, saygıymış, adaletmiş, huzurla ve sükûnetle görev, sorumluluk anlayışıymış servetimi oluşturan. Sıcacık sevgi, şu anda bile kanımda sıcak ve minnetle hissettiğim, yaşayan büyüklerime sağlıklı ömür, kaybettiklerime özlemle beraber rahmet olsun.

Nevin Sayın

Yorum Yazınız

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen İsminizi Giriniz