BEHZAT UYGUR: “BENİM USTAM, BİZE, HER KOŞULDA TİYATRO YAPMAYI VE UMUDUMUZU HİÇ KAYBETMEMEYİ ÖĞRETTİ!”

999

Korona günleri “Ha bugün, ha yarın bitecek derken,” sürüp gidiyor. #Evdekal söylemi artık hepimizin kanıksadığı ve neredeyse alıştığı bir eyleme dönüştü ve ne yazık ki perdelerin kapanması engellenemedi. Bununla birlikte tiyatrocular sahneyi, seyirciler oyunları özledi. Kısacası, özledik birbirimizi… Fakat umudumuzu da kaybetmedik. Bir yandan YouTube kanallarında dünya ve Türk tiyatrosundan örnekler izlerken diğer yandan Instagram’da söyleşiler dinledik. Tabii ustalarımızla konuşmak da içimize su serpti, bizleri umutlandırdı, neşelendirdi. İşte Behzat Uygur da, “Tiyatro, özellikle de ülkemizde çok mücadele isteyen bir sanattır. Bizler bu mücadeleyi vereceğiz. Seyirci her zaman var. Dünyanın en eski sanat dalını icra ediyoruz, öyle değil mi? Dünya, yüz yıllardan bu yana ne badireler atlatmış, yıkılmamış, ayakta kalmış ve tiyatro da her koşulda seyircisiyle buluşmayı başarmış… Biz de buluşacağız,” diyor. Behzat Uygur ile korona günleri, Tiyatro Yapımcılar Derneği ve gelecek umutlu günler hakkında konuştuk.

Şebnem Atılgan: İlk sorumuz, iki ayı aşkın zamandır hayatımıza yerleşen ve bizleri pek çok yönden olumsuz olarak etkileyen Covid 19 günleri hakkında… Salgın dolayısıyla önce sağlık diyerek, bakanlığın ön gördüğü bütün kurallara uymaya çalıştık ve buna devam ediyoruz. Elbette önceliğimiz sağlık… Bununla birlikte, bir sanatçı olarak siz #evdekal sloganı ile ne kadar barışıksınız? Bu süreci nasıl geçiriyorsunuz?

Behzat Uygur: Açıkçası #evdekal söylemi, hayatını tiyatrolarda, sahnelerde, turnelerde geçirenler için pek de kolay bir slogan değil… Amma velâkin şu anda en doğusu bu ise, bizler de buna sonuna kadar uymak zorunda olduğumuzu düşünüyor ve mecbur kalmadıkça evimizden çıkmıyoruz. Bu kuralı sistematik bir şekilde uyguluyoruz, diyebilirim. Hatta Amerika’dan Türkiye’ye dönen oğlum, arkadaşının evinde karantinada kaldı. Oğlumu günlerce camdan cama görebildim. Annemi de aynı şekilde tabii… Aslında ben, evde olmayı seven bir insanım. Tiyatro turnelerinin dışında, sokaklarda dolaşan, eller havaya bir aile değiliz biz… Dolayısıyla evde kalmak beni çok da zorlamadı. Salgının ilk günlerinde sosyal medyada “Evde kalmaktan çok sıkıldım,” ya da “Evde ne yapacağım?” gibi paylaşımlar görüyordum. Üç günde neden bu kadar sıkılır ki insanlar! Sonuçta kendi evimizdeyiz, değil mi? İnsanın evinde mutlu olması gerekir. Bu süreci nasıl geçiriyoruz? Doğruyu söylemek gerekirse, “Neler yapabiliriz?” diye düşündüm ama açıkçası ben bir çözüm bulamadım. “Teknolojiyi kullanarak mesleğimi nasıl yapabilirim?” dedim, fakat içim buna bir elvermedi… Bu yöntemin, bu süreçte çok doğru olduğuna kanaat getirmedik. “E-söyleşiler” doğru olabilir ki bizim de, Süheyl Uygur’la birlikte YouTube kanalımızda tiyatroyu eğlenceli bir şekilde anlatan ve salgın döneminden önce de yayında olan “Tiyatro Terimleri Sözlüğü” isimli bir sunumumuz var, fakat bunun devamını dahi çekmek içimden gelmedi. Evde kaldığım sürece daha önce bana ulaşan ve okuyamadığım oyunları okudum. Salgın sonrası, hangi oyunu sahneye taşıyabiliriz üzerine düşündüm. Aklımda yazmak istediğim bir oyun fikri vardı, ancak olmadı yazamadım. Elim kaleme gitmedi… Yazmak için konuya ve yazıya yoğunlaşmak gerekiyor ama salgınla ilgili haberler devam ederken, doğrusunu söylemek gerekirse konsantrasyonumu sağlayamadım. Her haberi, normal hayatımıza ve sahnelere geri dönüp, projelerimizi hayata geçirmeyi umut ederek izliyor ve bekliyoruz. Biz, ustamız Nejat Uygur’la birlikte yetmiş yıllık bir tiyatroyuz. Nejat Usta, her koşulda sahneye çıktı, biz de çıktık. 1974 yılında Kıbrıs Çıkartması oldu, ülkede karartma ilan edildi. O tarihlerde babam ve biz İzmir’de oynuyorduk. Karartma dolayısıyla tiyatrocular, açık hava tiyatrosundaki bütün oyunlarını iptal etti, ama babam dedi ki, “Asıl şimdi oynamam lazım!” Sahnede mavi ışık taktı, yine oynadı. Pek çok acı ve üzücü olay karşısında, insanların şimdi tiyatroya ihtiyacı var, dedik ve oynadık, hep oynadık ama ilk defa bu kadar çaresiz kalıyoruz. Açıkçası bu çaresizliği sonuna kadar yaşıyoruz. Koşulların düzelmesini bekliyoruz. Şu andaki koşullar düzelmeden ne ekibimi ne de seyirciyi riske atmam mümkün değil. Dolayısıyla bekliyoruz. Bu durumda şu anda ileriye dönük herhangi bir proje düşünemiyorum.

Şebnem Atılgan: Perdelerin kapanması ne yazık ki engellemedi… Bu durumda Covid 19’un sanata kısa bir ara verdiğini düşünüyor musunuz?

Behzat Uygur: Kısa bir ara verdi, evet! Yine de tiyatrocular bazı üretimler yapmaya gayret etti, seyircilerine dijital platformlardan ulaşmaya çalıştılar. Yurt dışında ve bizim ülkemizde de balkonlardan şarkılar söylediler, müzik yaptılar. Yine de sanata “kısa bir ara” verildi, diyebiliriz ve bu ara inşallah “kısa” olur, daha fazla uzamaz… Fakat endişem o ki, biraz uzayacak. Bu ara boyunca hepimiz evimizden, televizyondan ya da dijital platformlardan birçok sanat etkinliğini takip ettik, izledik. Örneğin sanal olarak dünya müzelerini gezdik ya da YouTube kanallarında ünlü operaları izledik. Bugüne kadar hiç opera izlemeyen insanlar dahi bu kanallara bir girip baktılar, dinlediler, izlediler. Bu yöntem az da olsa operaya seyirci kazandırdı ama gerçek sanat seyirciyle, bizim yaptığımız işlerden bahsediyorum tabii, birlikte olduğumuzda daha keyifli hale geliyor, daha hakiki oluyor. Şu günlerde bunu yapamadığımıza göre, evet ben de sanata bir ara verdiğimizi düşünüyorum.

Şebnem Atılgan: Ben de YouTube kanallarında oyunlar izledim. Oyun sona erdiğinde, büyük bir beğeniyle alkışladım ve tiyatroyu canlı olarak izlemeyi özlediğimi hissettim. Tiyatroyu sahnede izlemenin çok daha güzel ve heyecan verici olduğunu düşündüm. Bununla birlikte, projeleri gözden geçirmenin yanı sıra böyle bir tecrübenin yaşanması, gelecek günlerdeki projelere yeni bir bakış açıları kazandırabilir mi? 

Behzat Uygur: Bu durum karşısında hepimizin; Devlet, şehir ve özel tiyatroların mutlaka projeler geliştirmemiz gerekiyor. Evet, çok sevmesek de şu anda tek çıkar yol, bize sunulan dijital platformların devreye girmesi…  Bu da, sahnelenen oyunların video çekimlerinin profesyonel olmasını ya da bu şekildeki uygulamalar dolayısıyla, TV veya bilgisayar başındaki insanlara, sahnedeki gerçek duyguyu yaşatabilecek rejilerin yapılması gerektiğini gösteriyor. Fakat tiyatrolarımız zar zor sahne bulurken bir de profesyonel çekimlere bütçe ayırmaları pek de kolay olmasa gerek… İmkânsızlıktan dolayı tek kamerayla yetersiz video çekimleri yapan ya da bu tür görüntüleri olmayan tiyatrolarımız var. Oysa bu tür video çekimlerinin yurt dışındaki örnekleri göz önünde bulundurularak, kulisten itibaren oyun boyunca profesyonel olarak gerçekleştirilmesi gerekiyor. Bu da karşımıza büyük bir maliyet çıkartıyor. Devlet ya da şehir tiyatroları bunu bir şekilde çözebilir. Peki, özel tiyatrolar nasıl bir çözüm bulacak? İşte burada sponsor firmaların devreye girmesi gerekiyor. Örneğin futbola sponsor olan değerli iş adamlarımız ellerini biraz da tiyatro için taşın altına koymalılar… İş adamlarının özel tiyatrolara sponsor olarak, destek vermeleri gerekiyor. Televizyon kanalları ki hepsinin imkânı var, bu tür çekimlere katkıda bulunabilirler. Elbette böyle bir salgın ya da benzeri bir durumda, herkes işine gücüne ara veriyorsa, biz de sanata ara vereceğiz, yapılacak bir şey yok çünkü… Bu durumda tek yöntem dijital ise bunu en iyi şekilde değerlendirmemiz gerekiyor. Ben bu tür çalışmalar yapıyorum; oyunu eğer videoya çekersem nasıl daha ilginç hale getirebilirim, diye düşünüyorum. İşte bunları konuşmalı, tartışmalıyız.

Şebnem Atılgan: Sorunun devamı olarak; size göre Devlet ya da Şehir Tiyatroları gibi büyük kurumlar, bu deneyimle birlikte yeni fikirler geliştirebilirler mi? Bununla birlikte devlet ve şehir tiyatrolarının ve elbette özel tiyatroların da dijital platformlarda arşiv oluşturmaları müthiş bir birikim olacaktır. Geleceğe bırakılacak büyük bir miras… Belki de bu süreç bu şekilde daha ileri projelerin oluşmasına olanak tanıyacaktır.

Behzat Uygur: Özel tiyatrolarda bu arşivi yapalım fikri ortaya çıktı, evet… Ali Poyrazoğlu’nun fikriydi bu… Bu süreçte özel tiyatrolar kendi arşivlerindeki oyunları, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na sunacak ve böylece “Türk Tiyatro Tarihi” arşivinin oluşması sağlanacak… Türk tiyatro tarihine baktığımızda sadece devlet ya da şehir değil, çok değerli ve köklü özel tiyatroların, ustaların da yer aldığını görüyoruz. Geçmişten günümüze böylesine önemli bir arşivi Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bünyesinde buluşturmak çok güzel bir fikir… Umarım bu fikir geliştirilir ve hızla ilerler. Aslında Devlet ve Şehir Tiyatroları için ben çok fazla bir şey söylemek istemiyorum. Doğal olarak ben özel tiyatro tarafındayım; kendi tiyatrom ve özel tiyatrolar neler yapmalı, bunu düşünüyorum. Fakat bu tür kurumlar bizlerden yardım isterlerse ki çok fazla sayıda oynadığımız ve turne yaptığımız için hareket kabiliyetimiz onlara göre biraz daha fazla, oturup konuşup, toplantılar yaparız. Artık toplantı yapmak eskisine göre daha kolay, dijital ortamlarda bir araya gelebileceğimizi keşfettik. Bu toplantılarda fikirlerimizi, düşüncelerimizi söyleriz ve bunları da kısa sürede hayata geçiririz. Belki de ortak projelerin hayata geçirilmesi gerekiyor. Evet, salgın gibi oldukça olumsuz bir süreçteyiz ve bu birdenbire başımıza geldi ama hepimizin bu durumu, yeni ve güzel olanaklara çevirme şansımız var. Umarız bir daha olmaz ancak böylesi bir durum tekrar ettiğinde toplum sanatsız kalmasın… Eğer bu durumdan ders alır ve hazırlıklı olursak, bunu başarabiliriz.

Şebnem Atılgan: Sanat dünyasında Covid 19 sonrasında her şey eskisi gibi olabilecek mi? Neler değişir?

Behzat Uygur: Bir süre eskisi gibi olmayacak tabii… Yine de belirli bir zaman sonra her şey eski haline dönecek. Fakat bu süre bir yıl mı, sekiz ay mı, beş ay mı olur, bilemem… Fakat ben insan psikolojisinin kötüyü çabuk unuttuğunu düşünüyorum. Bizler yaşadığımız kötü günleri çabuk unutuyoruz. Örneğin sokağa çıkma yasağının ardından insanlar dışarı fırlıyor, AVM’lerin önünde kuyruklara giriyor… Bu da birçok kişinin salgının yayılma ya da etki sürecini unutmaya hazır olduğunu gösteriyor. Bu nedenle ben şu söyleme katılmıyorum: Covid’ten sonra her şey değişecek! Açıkçası ben değişeceğini sanmıyorum. Bir süre maskeler takılır, daha sonra maskeler çıkartılır. Bir süre sosyal mesafe korunur, ardından bu da kalkar… Çünkü bunlar insanlığın doğasına aykırı… Eğer Covid 19 şu anda devam ediyorsa, yine yayılmaya devam eder diye düşünüyorum.

Şebnem Atılgan: Tiyatro seyircisi oranında hemen bir yükselme bekler misiniz? İnsanlar tiyatrolara hemen gelirler mi?

Behzat Uygur:Yok, gelmezler! Belki açık hava tiyatrolarına, yaz oyunlara gelebilirler. Fakat tiyatro sahneleri bugün açılsa, seyircinin salonlara gireceğini sanmıyorum. Elbette tiyatro seyircisi var, çok da özlediler… Her koşulda tiyatroya gelirler ancak bu kez durum biraz farklı… En iyi şartlarda Ekim ayından, yani yeni sezondan itibaren seyirciler tiyatrolara gelmeye başlayacaktır. Şu anda açık hava tiyatroları biraz daha şanslı tabii… Doğru olan da oyunların açık hava tiyatrolarında başlaması zaten… Psikolojik olarak da bu böyle… Bin kişilik açık havaya 200, 300 kişiyi alarak mı başlarlar ya da altı bin kişilik Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’na iki bin kişiyi mi alırlar, bunu göreceğiz. İşte tam da bu noktada, Devlet ve belediyelerle birlikte çalışmamız gerekiyor. Örneğin belediye her yıl açık hava konserleri düzenliyor. Belediye bu yaz da konserler düzenleyecek mi bilemiyorum ama bu etkinliklerinde özel tiyatrolara da yer verebilir. Tabii İstanbul’daki yerleşik tiyatrolardan söz ediyorum. Belediye, özel tiyatrolara açık hava sahnesinde böyle bir destek verecek mi, bunu çok merak ediyorum. Ben kesinlikle bu desteğin sağlanması gerektiğini düşünüyorum. Bununla birlikte Korona günlerinde yapılacakları aceleye getirmek yerine, her şey düzeldiğinde tiyatro adına neler yapmalıyız, üzerine düşünmeliyiz. Birtakım kurumların özel tiyatrolara yardım etmesi ki ben buna “yardım” denilmesini sevmiyorum çünkü bu karşılıklıdır… Birbirimize karşılıklı yardım yapıyoruz aslında ve bu karşılıklı desteği, birtakım geçici kararlarla değil daha köklü ve planlı şekilde çözmeliyiz diye düşünüyorum.

Şebnem Atılgan: Özel tiyatroların sahne sorunu, salgın dönemiyle birlikte daha fazla ön plana çıkacak. Devlet ya da şehir tiyatrolarının sahnelerini özel tiyatrolara açmaları mümkün olamaz mı acaba? Böylece özel tiyatroların sahneye koyduğu ancak koşullar dolayısıyla bilet fiyatlarının yüksek tutulduğu oyunlar çok daha geniş bir halk kesimine daha uygun bilet fiyatları ile ulaşabilir.

Behzat Uygur:Kesinlikle! Ben de bunu söylemek istiyorum… Ben yıllardır, Süheyl & Behzat Uygur Tiyatrosu olarak şunu söyledim: Devlet yardımından ziyade, özel tiyatroların esas konusu vergiden muaf tutulmalarıdır. Evet, devlet bir para yardımı yapıyor fakat bu ancak dekorunuza yetiyor tabii gerçekten buraya harcıyorsanız. Bunu da parantez içinde söylüyorum… Fakat bu yardımı bilet fiyatlarına yansıtmanız mümkün olmuyor. Vergi sorunu, salon kirası ya da reklam-tanıtım gibi meseleler, devlet ya da şehir tiyatrolarının olanakları ile çözümlenebilir. Reklam panoları, İnternet siteleri dâhil olmak üzere özel tiyatrolar bu alanları kullanabilirse, işte bunu seyirciye yansıtabilir, bilet fiyatlarını düşürebiliriz. Ben biletlerin seyirciye 100, 200, 300 TL’ye satılmasından utanıyorum. Çok yüksek bilet fiyatları bunlar… Biz bilet fiyatlarını en altta tutmaya, 70 TL’de sabitlemeye çalışıyoruz. Fakat salon kiraları yüksek olmasının yanı sıra Dolar bazında isteniyor. “Yahu, seyircime bileti dolarla mı satıyorum?” diyerek, tartıştığım salonlar var benim… Hatta bazı belediye salonları, İnternet’te sattığınız fiyattan daha düşüğe satamazsınız, diyor. “Size ne kardeşim! Ben seyirciye ucuz bilet satmak istiyorum… Çabam bu!” dediğimde, “Yapılacak bir şey yok… Bu meclis kararı,” diyen belediyelere ait tiyatro salonları var. Anlatabiliyor muyum? Aslında bizim derdimiz, elimizdeki imkânları en iyi şekilde değerlendirip bunu seyirciye yansıtabilmek… Bütün çabamız da bu! Evet, biz yıllardan beri her koşulda geleneksele sahip çıkmış köklü bir tiyatroyuz, Nejat Usta’dan dolayı… Belli bir seyircimiz var. Ama daha çok seyirci kazanmamız lazım…

Şebnem Atılgan: Bu bağlamda Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yardımlarının yeterli olacağını düşünüyor musunuz? İstanbul ve Türkiye’nin tamamı düşünüldüğünde özel tiyatro sayısı oldukça fazla…

Behzat Uygur: Özel tiyatro sayısının yaklaşık olarak dört yüz tane olduğunu söylediler. Bu sayı, çok soru işaretli bir sayı… Bana kalırsa bu dört yüz tiyatro içerisinde hangisi tiyatrodur hangisi değildir, bazı kriterler getirilerek belirlenmesi gerekiyor. Herkes tiyatro açabilir mi? İşte bununla ilgili kesinlikle bir yasanın çıkması gerekli… Bu yasayı tiyatrocuların kendi aralarında çıkartmaları gerekiyor. Bir bakıyorsunuz birileri tiyatro kuruyor ama üç gün sonra vazgeçiyor ve sahnesini kapatıyor. Diğerine bakıyorsunuz, “Az bilet sattım!” diyerek oyununu oynamıyor ve seyirciyi tiyatroya küstürüyor. Bir başkası, benim korsan diye tabir ettiğim, daha çok Anadolu’da dekorsuz ya da asla tiyatro oyuncusu olmayan insanlardan oluşan gruplar, tiyatro adı altında belediyelere oyun satıyorlar. Kısacası bu dört yüz tiyatronun tamamının gerçek tiyatro olduğuna asla inanmıyorum. Bu nedenle Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yapacağı yardım, kime, ne kadar destek olur, bilemem…

Şebnem Atılgan: Bu yardımların yavaş gerçekleşmesinin nedeni de bu tür durumlar olabilir mi acaba?

Behzat Uygur: Aslında en başından bu yana söylemeye çalışıyorum; bu tür geçici çözümler ya da bu süreçte “Neler yapmalıyız?” sorusunun dışında, bizlerin Kültür ve Turizm Bakanlığı ile konuşmamız, bir araya gelmemiz lazım. Tiyatro yasası, her şeyin tiyatro olarak kabul edilmemesi ve meslek olarak bizleri diğer mesleklerden ayıracak bir sistemin kurulması gibi konuşmamız gereken birçok köklü sorunumuz var. Salgın döneminde, kaç aydır oyunlar oynanmıyor; iki aydan biraz fazla… Normal koşullarda bu süre içerisinde en fazla iki oyunu sahneye koyan tiyatrolar, “Biz oyunlarımızı sahneleyemedik!” diyorlar, sanki her gün oynuyormuş gibi… Böyle bir izlenim yaratılmaya çalışılıyor. -Bunu bazı tiyatrolar için söylüyorum elbette…- Esas mesela de bu zaten! Tiyatrolar genel olarak haftanın 3 günü oynuyor. Oysa biz, 90’ların sonunda hatta 2000’lerin başına kadar 7 günde, matine-suare, dokuz oyun oynardık. Bu oyunlarda arka sıralarda seyirci eksilmeye başladığında, reklam yapar, oyunu yeniden toparlardık. Günümüzde yurt dışında, sanırım Pazartesi günleri hariç haftanın her günü -tabii alternatifleri de var- oyunlar sahneleniyor. Demek istediğim, bizim oyun oynanma sayısını daha yukarılara çekmemiz, çekebilmemiz şart! Ama salon bulamaz, belediye salonları ki buna bütün belediyeleri katıyorum, yüksek kiralar isterlerse, reklam, tanıtım ve benzeri sıkıntılar olursa, oynayamazsınız. Salgın sürecinde bizim otuz oyunumuz iptal oldu ki gelecek olan oyunlarım da vardı. Fakat az önce de söylediğim gibi, bizler asıl önemli olan sorunları görmezden geliyor, geçici şeylerle ilgileniyoruz. Kalıcı çözümler bulmamız lazım…

Şebnem Atılgan: Bu süreçte, özel tiyatro grupları ve tiyatroların fark ettiği ya da zaten bildikleri ama aslında yoğun bir şekilde ihtiyaçları olduğunu anladıkları “örgütlü” olmak durumu çok daha fazla gündeme geldi ya da geliyor. Bu bağlamda siz de Tiyatro Yapımcılar Derneği’nin kuruluşunda yer aldınız. Bu oluşumdan söz eder misiniz? Tiyatro Yapımcılar Derneği olarak amaç ve hedefleriniz nelerdir?

Behzat Uygur: Her şeyden önce şunu söylemek gerekiyor; bu dernek kısa vadede bir şeyler yapalım, diye kurulmadı. Bu derneğin kuruluş amacı, röportajın başından bu yana konuştuklarımızı da kapsıyor aslında… Diğer bir deyişle, biz, konuşmaktan çok proje üretelim, daha kalıcı ve yarınlara daha güzel bir miras bırakalım derdindeyiz. Dolayısıyla Tiyatro Yapımcılar Derneği, günü kurtarmak için kurulmadı. Bizim birtakım kriterlerimiz var; gerçekten tiyatro olan ve olabilecekler, bizden yaşça küçükler, yaşıtlarımız ve büyüklerimizle buluşup, projeler üretmek istiyor, bunları konuşmayı tercih ediyoruz. İşte bu nedenle amaçlarımız ve hedeflerimiz bu röportajda konuştuklarımızı da kapsıyor. Uzun vadeli çalışmalar bunlar… Umarım düşünce ve projelerimizi başarı bir şekilde hayata geçirebiliriz. Tekrar tekrar söylüyorum, şikâyet etmektense çalışalım ve projeler üretelim… Yapılan her kötü şey, tiyatroya zarar veriyor. Tiyatro olmayan tiyatrolardan söz ediyorum… Bu konuda şöyle bir örnek vermek isterim; Anadolu turnelerimizden birinde ki ustamızın da dediği gibi kuruluş amaçlarımızdan biri de turnelerle Türkiye’nin her yerindeki seyirciyle buluşmaktır, bir hanımefendi kulise geldi ve “Size çok teşekkür ederim,” dedi. Ben de, “Oyunumuza geldiğiniz için biz teşekkür ederiz,” dedim. Hanımefendi konuşmasına devam etti. “Oyununuz çok güzeldi evet, fakat ayrıca teşekkür etmek istiyorum,” dedi. “Niçin?” dedim. “Çünkü İstanbul’da oynadığınız dekorla gelmişsiniz,” dedi. İşte hanımefendinin tespiti, sözünü ettiğim sorun bu! Biz Tiyatro Yapımcılar Derneği’ni bu ve buna benzer konularda hassas olan arkadaşlarımızla birlikte kurduk. Bu nedenle projeler üreteceğiz, güzel çalışmalar yapacağız ve tiyatroyu daha da sevdirmek için çaba harcayacağız. Hayatında hiç tiyatroya gitmemiş, oyun izlememiş insanlar var. Derdimiz, bu insanlara da tiyatroyu sevdirmek ve oyun turnelerinin sadece İstanbul, Ankara, İzmir’den ibaret olmadığını göstermek çünkü başımızda Ali Poyrazoğlu gibi çok önemli bir tiyatro adamı, derneğimizde de çok değerli tiyatrocu arkadaşlarımız var.

Şebnem Atılgan: Covid 19 oldukça faydalı bir fikri ve oluşumu da ortaya çıkarmış oldu. Belki de salgın olmasaydı bu dernek fikri bu kadar kısa sürede hayata geçmeyecekti.

Behzat Uygur: Evet, geçmeyecekti! Ben kendi adıma şunu söyleyebilirim ki, doğduğumdan beri tiyatronun içindeyim, Nejat Usta’dan bu yana, tiyatrocuların herhangi bir dernek altında bir araya geldiklerine şahit olmadım… Bir türlü olmadı… Ne devlet tarafından doğru dürüst bir şey oldu, ne de özel tiyatrolar tarafında… Bir türlü bir birlik oluşamadı. Bu evde kalma sürecinin bu birliğin ve derneğin oluşması için bir şans ve fırsat olduğunu düşünüyorum.

Şebnem Atılgan: Tiyatrocular ve özellikle genç tiyatroculara kaldığımız yerden devam etmek için neler önerirsiniz? Umutlu sözler söyleyebilir miyiz?

Behzat Uygur: Tabii ki umutluyuz… Evet, böyle bir olay başımıza ilk defa geldi. Bu nedenle de canımız sıkıldı ve “Ne yapacağız?” dedik ama ben umudumu hiç kaybetmedim. Benim ustam, bize, her koşulda tiyatro yapmayı ve umudumuzu hiç kaybetmemeyi öğretti. Sahnenin olmadığı yerlerde manav sandıklarından sahne yaptık ya da meydanlarda oynadık. Anadolu’da bunun o kadar çok örneğini yaşadık ki! Gerektiği zamanlarda evden eşya sattık, yine oyuncularımızın ve teknik ekibin yevmiye ödemelerini yaptık. Ekibimizi asla mağdur etmedik. Tiyatro, özellikle de ülkemizde çok mücadele isteyen bir sanattır. Bizler bu mücadeleyi vereceğiz. Seyirci her zaman var. Dünyanın en eski sanat dalını icra ediyoruz, öyle değil mi? Dünya, yüz yıllardan bu yana ne badireler atlatmış, yıkılmamış, ayakta kalmış ve tiyatro da her koşulda seyircisiyle buluşmayı başarmış… Biz de buluşacağız. Biz tiyatrocular gelince… Ekonomik sıkıntıların dışında, ben ve ekibimden söz edecek olursam, yüzde yüz eminim ki asıl istediğimiz ve özlediğimiz çok başka bir şey! Asıl özlediğimiz, bir an önce sahneye çıkıp, oynayabilmek ve seyircimizle buluşmak.  Bu istek, ekonomiyle ya da parayla pulla ölçülemez. Perde arkasında durup, seyircilerin sesini dinlemek… Turneye çıktığımızda kuliste çay içerken arkadaşlarımızla sohbet etmek… Sahnede seyircilerimizin kahkahasını duymak! Biz tiyatrocular esas bunları çok özledik işte… En önemlisi de budur. Eminim ki ekip arkadaşlarım, bir an önce sağlıklı günlerimize kavuşsak da para pul almadan oynasak, seyircimizle buluşsak, diye düşünüyor. Nasılsa gittiğimiz yerlerde yiyecek bir şeyler buluruz. Elbette ekonomi çok önemlidir, fakat içimizdeki tiyatro tutkusu ve sevgisi her türlü zorluğu yenecek güçtedir. Bizler o kadar çok tiyatro ile iç içe olmuşuz ki! Yine ustam hakkında konuşayım; Nejat Usta yoğun bakımdayken bütün gün uyuyordu. Fakat akşam saat 20.30 olduğunda gözlerini açıyor ve gece yarısına kadar da kapatmıyordu. Doktorlar önceleri bunu anlayamadılar. Üçüncü gün doktorlara dedim ki, “Muhtemelen oyun saatini anımsıyor…” Çünkü vücudu, bünyesi buna alışmış… Oyun saatiyle birlikte gözlerini açıyor, oyunun bitiş saatine göre kapatıyor ve uykuya geçiyor. Demek istediğim, tiyatrocuların özlediği şey oynamak! Bunun için de herkes ne yapılması gerekiyorsa yapsın! Devlet samimiyetle elinden geleni yapsın, belediyeler samimiyetle elinden geleni yapsın, tiyatrocular da öyle… Sorunları hep birlikte çözeriz, çözülmeyecek hiçbir şey yok! Genç tiyatrocular da umutlarını kaybetmesinler ve yeter ki tiyatro yapmak istesinler. Yani, tiyatroyu araç olarak değil amaç olarak kullansınlar. “Burada oynayayım, ardından bir diziye atlarım,” diye düşünenler tiyatroda istediklerini bulamazlar. Fakat “Ben tiyatrocuyum ve sahnede olacağım,” diye düşünen kardeşlerim hiç yılmasınlar, mutlaka başarıya ulaşacak ve seyirciyle buluşacaklar.

Nejat Uygur

Şebnem Atılgan: Peki, son olarak şunu sormak istiyorum; Nejat Usta hayatta olsaydı eğer, salgın günleri için nasıl bir söz söyler ya da neler yapardı?

Behzat Uygur: Nejat Usta hayatta olsaydı, “Çıkın balkona oynayın!” derdi… Evet! Bizler de balkona çıkar ve oynardık… Ben de bunu düşünüyorum… Yan yana dizili, birçok balkonu olan apartman var. Aşağıya sahne kurup, oynamayı düşünüyorum… Seyircilerle mesafeyi koruyarak… Evet, biz bunu arzu ediyoruz. Yüzde yüz eminim ki, Nejat Baba korona günlerinde balkona çıkar ve oynardı. Tek başına da olsa oynardı. Seyircileri de yan balkonlardan ya da aşağıya gelerek veya çevre apartmanlardan izler ve onu yalnız bırakmazlardı. Nejat Usta her koşulda seyircisiyle buluşurdu.

Röportaj, Tiyatro Gazetesi’nin Haziran 2020 sayısında yayımlanmıştır.

Yorum Yazınız

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen İsminizi Giriniz