ASLA DELİLİĞİNİZDEN VAZGEÇMEYİN, ASLA!

226

Makyör Dikran, (sahnenin bir köşesinde) az önce Afife Jale’yi son yolculuğuna uğurlamış, (sahnenin diğer köşesinde) bu üzücü haberi birazdan Darülbedayi Sahnesi’ndeki oyununa çıkmaya hazırlanan Bedia Muvahhit’e vermişti. Oysa ölüme yer yoktu; ne oyuncuların hayatında ne de sahnede… Üçü de bunu çok iyi biliyordu.

“Hikâye asıl şimdi başlıyor!” dedi, makyör Dikran, birazdan iki tiyatrocunun hayat hikayesini anlatmak üzere sahnenin loş ışığına doğru yürürken…

Darülbedayi’de iki kadın, iki hayat

İki kadın, iki hayat… Afife Jale ve Bedia Muvahhit… Türk tiyatro tarihinin iki ölümsüz kadın kahramanını, hiçbir zaman bir araya gelemedikleri Darülbedayi Sahnesi’nde buluşturuyor, Hayal-i Temsil oyunu. Bunu yapıyor çünkü, Darülbedayi’nin o ihtişamlı tarihinde üçüncü başrol kesinlikle ona ait. Oyun, Afife ve Bedia’nın hayat hikâyelerine ışık tutarken Türk tiyatrosunun tarihinden de kesitler sunuyor. Darülbedayi, Afife ve Bedia’nın hayatında ne kadar önemli bir yere sahip ise, Afife ve Bedia da Darülbedayi için o derece değerli… Bir erkek oyuncunun hikâyesi, Darülbedayi’nin bu oyundaki rolünü bu kadar etkili kılar mıydı? Belki… Ancak iki kadının sahne tutkusu, birinin yasaklarla gelen dışlanışı, diğerinin eğitimi, yeteneği ve eşiyle birlikte yükselişi Darülbedayi’yi de sarıp sarmalıyor ve makyör Dikran’la tamamlanıyor. İki kadının acıları, sevinçleri, hayal kırıklıkları… Ve hikaye asıl şimdi başlıyor!

Afife Jale; tiyatroya tutkun bir oyuncu, kadın, insan…

Hayal-i Temsil’de Afife Jale rolünü Şebnem Köstem canlandırıyor. Rolüyle bütünleşen Köstem’le, Afife Jale’nin tiyatroya tutkun oyuncu karakterinin yanı sıra kadınca hislerine, küçük mutluluklarına, acılarına, hayal kırıklıklarına, aşkına ve hastalığına tanık oluyoruz. Bir ömrü anlatan bu anlar, oyun yazarının hayal gücü ve yönetmenin yorumuyla etkileyici bir sahneleme kurgusuna dönüşüyor. Hiç de sıradan olmayan bu hayat hikâyeleri, ışık gölge oyununun içinde neredeyse oyun içinde oyunlaşarak aktarılıyor seyirciye… İki hayat hikâyesinin içinde tarihi bir süreci takip edip, şiirsel metnin akıp giden repliklerinde Afife’nin dramını izliyoruz. Hikâyeyi anlatanın dolaylı olarak makyör Dikran olması ise ayrıca güzel bir yaklaşım… Dikran, sahnede olan biten her şeyi daha gerçekçi kılıyor ya da gerçeklerle yüzleştiriyor bizi… Sanki Dikran olmasa, Afife’yi ya da Bedia’yı hayal edip, izlemek daha zor olacak… Darülbedayi’yi, Darülbedayi yapanlardan biri o. Burada Yiğit Sertdemir’in oyunculuğunun başarısının büyük payı var elbette… Şurası bir gerçek ki, üç rolün eşit ağırlıktaki başarısı, birbirlerinin oyunculuğunu kuvvetlendiriyor. Dikran rolü, Afife’yi devleştirirken, Hümay Güldağ’ın canlandırdığı Bedia’nın çocuksu ve bir o kadar da güçlü oyunculuğu kurgunun diğer gerçekliğine, sahnede güçlü kadın olmak tarafına yoğun bir katkı sağlıyor. Çünkü o, Cumhuriyet kadınının tiyatro sahnesindeki yüzü olarak geçecek tarihe…

Bu noktada aynı zamanda oyunun yönetmeni olan Yiğit Sertdemir’in sözlerine yer vermemiz gerekir. Şöyle diyor yönetmen, “Afife Jale ve Bedia Muvahhit… Tanımak şerefine nail olamadığımız iki titrek yaprağı Şehir Tiyatrolarının… Acıları, sevinçleri, hayal kırıklıkları ile ödedikleri bedellerle, gösterdikleri ve gösteremedikleri tüm özellikleriyle bizler gibi birer insan… Tiyatro sanatının, hele ki bu toprakların iki tarihi kişisi… Onları aynı sahnede, yarattığımız bu hayali temsilde buluşturmak öncelikle bir ödev… (…) İkincisi ise kadın olmaları… Bu toprakların kadınları özeldir. Hayata kattıkları da, hayatın onlardan çaldıkları da… Bu topraklarda kadın olmak nedir üzerine ahkâm kesemem ama erkek olmak üzerine kesebilirim. Utançtır. Unutmayınız. Eğer oyunumuzun iki yaprağı erkek olsaydı, böyle bir oyun çıkmazdı karşımıza… Böyle acılar çekilmemiş, böylesi bedeller ödenmemiş olurdu. Bu yanıyla karşınızdaki oyun bir özür. Tüm erkekleri temsilen, tüm kadınlara dilenmiş bir özür… Affetsinler bizleri…” (Bu duyarlılık için ayrıca teşekkürler.) Sertdemir’in bu sözleri dile getirmesi için günümüz Türkiye’sinde onlarca neden var, ne yazık ki… Ancak, sanırım altını çizmek istediği, 21 Şubat 1921 günü Dahiliye Nezareti’nden gelen bildiriydi. (Ve tabii sonrasında gerçekleşenler…) Bu bildiri, Müslüman Türk kızlarının sahneye çıkarılmasının kesinlikle yasak olduğunu emrediyordu. Darülbedayi yönetimi bu karardan sonra Afife Jale’yi kadrosundan çıkardı. Tüm bunlar yaşanırken, Afife Jale henüz yirmili yaşlarına bile varmamıştı. Oysa 1919 yılının 13 Nisan gecesi ilk gösterimi yapılan, Hüseyin Suat’ın “Yamalar” adlı oyununda, Emel rolü, Eliza Binemeciyan’ın Paris’e gitmesiyle açıkta kalınca, rolü Afife’nin oynamasına karar verilmişti. Tiyatro sahnesinde bu bir “ilk”ti.

Oyunda, yasak öncesi ve sonrasına tanık oluruz… “Tokat” sahnesinde olduğu gibi… “Afife, gerçek adını gizlemek için seçtiği ‘Jale’ namıyla 22 Nisan 1920 gecesi, Kadıköy’de, şimdi Rexx Sineması olarak bilinen Apollon Tiyatrosu’nda sahneye çıktı. Bu oyunu, ‘Tatlı Sır’ ve ‘Odalık’ temsilleri izledi. Temsiller sonrası tiyatroya gelen zaptiyeler -bu sahneleri de oyunda izleriz- tarafından pek çok kez karakola götürüldü. Refik Ahmet Sevengil’in ifadesine göre Afife’yi kurtarmak için karakola gelen Darülbedayi’liler arasında Ahmet Refet Muvahhit de vardı. Bir sefer tiyatronun ünlü aktristlerinden Kınar Hanım’ın yardımıyla, arka bahçeye kaçırılarak zaptiyelerin elinden kurtulacak, bir başka sefer makine dairesine saklanacak, kaçamadığı ziyaretlerden birinde ömrünün geri kalanında hiç unutamayacağı bir tokat yiyecekti.” Oysa karakoldaki sorgusunda dudaklarından dökülenler, bir insan olarak özgür iradesi ile sanatını icra etme isteğinden başkası değildi…

Darülbedayi’den ayrılmak zorunda kalması, Afife’yi çok üzer… Fakat tiyatro tutkusu, oyunculuk aşkı bir yasakla ortadan kalkabilir mi? Asla! Afife Jale ile Bedia Muvahhit’i aynı sahnede birleştiren, aynı anda dudaklarından dökülen tutku dolu repliklerdir: “Deliliğinden vazgeçme! Deliliğinden vazgeçme! Asla vazgeçme!”

Bu noktada, oyunun yazarı Ahmet Sami Özbudak’a sözü verelim; “Söz konusu bu devrimci kadınlar, bambaşka karakterlere ve hayat görüşlerine sahipler, onları buluşturan yegane şey ise sahne… Sahnede olma tutkusu sebebiyle bu işin bedelini farklı yönlerden ödemişler… (…) Oyunda, tarihsel bir zeminde masalsı ve şiirsel bir metin oluşturmak istedim. Arka fonda 1920’lerin İstanbul’u olsa da bu masal tüm zamanları kapsıyor… O yüzden pek çok tarihi kod izleyici tarafından hissedilmeyecek bile… Hayal-i Temsil adından da anlaşılacağı üzere, bir hayalin temsili. Afife ile Bedia, makyör Dikran’ın zamansızlığında bir araya geliyor ve bir masal atmosferinde tekrar yorumluyorlar tiyatro ve hayat serüvenlerini…”

Ve acıları, mutlulukları, hayal kırıklıklarını yeniden yaşıyorlar (ya da oynuyorlar), Darülbedayi seyircisinin karşısında…  Şüphesiz Afife Jale’nin dramatik sonunu değiştirmek yazarın elinde değil… Yine de hikâyeyi yeniden başlatmak mümkün! Afife Jale ve Bedia Muvahhit’in öncü devrimci kişiliklerinin ve hikâyelerinin izinde, Türk kadınları sahnede yeni başarılara imza atmaya devam ediyor.

*1923’ten sonra Türk kadınları Atatürk’ün emriyle sahneye çıkmaya başladı.

Şebnem Atılgan

Yorum Yazınız

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen İsminizi Giriniz