“KAPALIÇARŞI DEYİP GEÇME, KAPALIÇARŞI KAPALI KUTU”

64

Hem ne demiş şair, ‘Kapalıçarşı deyip geçme, Kapalıçarşı kapalı kutu.” Demiş mi gerçekten, yoksa kitabın en sevdiğim karakteri -belki de saçları benim gibi kızıl-kırmızı olduğu içindir- yazar Latife Hanım’a, romanımızın yazarı Fuat Sevimay mı söyletmiş, bilinmez… Fakat bilinen şu ki, Sevimay’ın kaleme aldığı “Kapalıçarşı”, bu kadim çarşının dile geldiği efsunlu -bir o kadar da eğlenceli, kalabalık, coşkulu ve gizemli- bir kitap. Tıpkı Kapalıçarşı gibi!

Şebnem Atılgan: Antik geçmişi sekiz bin yıl öncesine uzanan İstanbul, bu süreçte Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorluklarının başkenti olmuş, farklı kültürleri bir araya getiren kozmopolit yapısıyla tüm dünyanın ilgisini çeken bir şehir olmayı başarmıştır. Binlerce yıllık tarihinde farklı milletlere ve dinlere ev sahipliği yapan İstanbul, bu iç içe geçmişliğin güzel mimari eserleriyle doludur ki bunlardan biri de sizin romanınızın ana karakteri olan Kapalıçarşı’dır. Bunların yanı sıra Byzantion, Konstantinopolis, Konstantiniyye ve İstanbul olmak üzere, çekici tarihi boyunca pek çok isimle anılan şehir, fantastik bir kurgu gibidir. Ve bu fantastik şehir pek çok yazara olduğu gibi Fuat Sevimay’a da ilham verir. Yazar yazdıkça şehre dönüşür; sonra Kapalıçarşı dillenir ve hikâyeleriyle birlikte kendi insanlarını anlatır. Kapalıçarşı’nın da böyle bir kitapla dillenmesi, bana göre, olması gerekendi. Bilmiyorum, sizin romanınızın diline uygun ifade edebildim mi? Açıkçası romanda çok etkileyici bir üslup kullanmışsınız. Size göre de İstanbul fantastik bir şehir mi?

Fuat Sevimay: Kesinlikle öyle! Kapalıçarşı’ya geçmeden önce İstanbul hakkında birkaç cümle söylemek isterim. İş hayatımda ve şahsi gezilerimde sanırım 35-40 ülke görmüş, belki 70 ya da 90 şehri gezmişimdir. Bütün bu seyahatlerimden “Bu şehirlerin hepsi güzel ama İstanbul bambaşka güzel!” düşüncesiyle döndüğümü hatırlıyorum. Söylemek istediğim sadece İstanbul Boğazı, camiler ya da kiliselerin güzellemesi değil. Bir tür keşmekeş ya da sizin dediğiniz gibi fantastik bir doku! Sanırım bu tür bir doku, dünyada çok az şehirde vardır. Bu nedenle İstanbul’da yaşamayı nasip olarak görüyorum. Bu şehirde olmak büyük bir mutluluk, bana göre… Evet, çok yorucu, çok şu bu, falan! Tüm bunlara rağmen, İstanbul’da yaşadığım için mutluyum. Peki, İstanbul neden fantastik bir şehirdir? Bu şehrin bu etkileyici ve çekici yapısını oluşturan bazı dokular vardır ki Kapalıçarşı bunlardan sadece bir tanesidir.  Röportajlarda çok soruldu ama yine de kısaca söz etmek isterim. Lise yıllarımda iki ya da üç ay, harçlığımı çıkarmak için Kapalıçarşı’da çalışırdım. Yaz mevsimini İstanbul’un en keyifli yerlerinden birinde geçirmek benim için harika bir duyguydu. Bu nedenle Kapalıçarşı’ya kişisel bir bağım da var. Fakat bu kişisel bağın yanı sıra, bu romanı yazmaya yeltenirken kafamdaki ana fikir şuydu; ne İstanbul’un ne de Kapalıçarşı’nın benim ya da bir başka yazarın güzellemesine ihtiyacı yok! Kapalıçarşı’yı ne kadar yüceltebiliriz ki! Yüzlerce yıllık tarihi, müthiş mimarisi, geleneği-göreneği ile Kapalıçarşı’dan bahsediyoruz. Bir yazar olarak asıl derdim şuydu: Bizler ‘toplum’ olma fikrini çokça ıskalamaya başladık. Tuhaf bir tepişme halindeyiz. Bireysel fikirlerimiz ve kişisel duruşlarımızla ön plana çıkmaya çalışıyoruz. Oysa bizi toplum haline getiren faktörlerden biri de mekânlardır. Ben de romanımda Kapalıçarşı’yı merkeze koymaya çalıştım. Bu edebiyatta çok fazla yapılmıyor. Belki görece zor da olabilir, çünkü roman, karakterlerin başından geçenlere, olaylara ve diğerlerine odaklanıyor.  Bununla birlikte hepimizin Kapalıçarşı’yla ilgili iyi-kötü bir buluşması vardır. Yolumuz çarşının içinden geçmiştir, üniversiteyi o civarda okumuşuzdur, çeyiz alışverişi yapmışızdır falan… Bu nedenle farklı kişileri bir araya getirecek bir mekân olarak Kapalıçarşı’yı anlatmanın çok uygun olacağını düşündüm. Böylece toplum olma fikrini okura, yeniden hatırlatabileceğimi düşündüm. Bu mekân bir fabrika, gecekondu mahallesi ya da bir meydan veya Gezi Parkı da olabilirdi. Bizi buluşturan, bir araya getiren herhangi bir mekânı anmak istemiştim. Kişisel bilgilerim ve duygularımdan yola çıktığımda, bu mekân Kapalıçarşı oldu.

-Elbette herhangi bir mekânı seçebilirdiniz ama kanımca hiçbirisi Kapalıçarşı’nın yarattığı etkiyi yaratamazdı ya da hiçbirisi Kapalıçarşı gibi yazdıramazdı. Bu böyle değil midir? Romanın kahramanları ister kişi ister bir yer olsun, yazarın tekniğini, yaratıcılığını, hızını ve akıcılığını etkilemez mi?

-Çok doğru söylüyorsunuz. Az önce sorunuzda bir fiil kullandınız, “yazdıran”, dediniz. Gerçekten de Kapalıçarşı “yazdıran” bir mekân! Peki, neden böyle? Bu romanın kurgusu henüz aklımda değilken Kapalıçarşı’da hissettiğim o zamansızlık mefhumu, renkleri, kokusu, mevsimi ve diğerlerini başka hiçbir yerde hissettiğimi hatırlamıyorum. Romanda da bu duyguyu kullanmaya çalıştım; örneğin Ağustos ayıdır ya da Ocak ayının soğuk bir kış günüdür belki bahardır; Çemberlitaş’tan yukarıya doğru yürür, Çarşıkapı’ya gelirsiniz. Kapıdan geçip, içeriye girdiğiniz anda, Kapalıçarşı’nın mevsimi başlar; kış, yaz ya da bahar… Orada, Kapalıçarşı’nın kendi mevsimi yaşanır. Ya da, akşam vakti, vapura yetişmek için koşturuyorsunuz… Kapalıçarşı’ya girdiğiniz anda saat on bir miydi, üç müydü, bunların hiçbirinin önemi kalmaz. Çünkü artık Kapalıçarşı’nın zamanı başlamıştır. Çarşıdaki renkler de böyledir. Arnavut bacalarından süzülen renk cümbüşünü, başka hiçbir yerde görmedim. Tüm bunlar şuna bağlıdır: Kapalıçarşı efsunlu bir mekândır! Geçmişi 550-600 yıla dayanan, Bizans’ı, Osmanlıyı, Türkiye Cumhuriyeti’ni yaşamış ve yaşamaya devam eden, çok dilli, çok kültürlü, en önemlisi de içinde binlerce hikâye barındıran bir mekân, burası. İşte bu nedenle böyle bir hikâye yazmaya yeltendiğinizde, Kapalıçarşı size el veriyor ve yazdırıyor. Çok doğru bir tespit…

-Diğer taraftan da kolay bir kurgu olduğunu söyleyemeyiz. İstanbul’un 500-600 yüz yıl gerisine, Fatih Sultan Mehmet’in Konstantinopolis’i fethettiği ve hemen ardından da şehrini güzelleştirmek için başlattığı o muhteşem yıllara doğru bir yolculuk yapıyorsunuz. Bu imar çalışmaları içerisinde romanın ana karakteri olan Kapalıçarşı’ya, çarşıyla köşesinden bucağından bağlantısı olan, orada çalışan ya da yaşayanlar da eşlik ediyor ki bunların arasında güzeller güzeli Meriç Mermer ile gönlünü ona kaptıran Aras Mermer de var. Bu efsunlu çarşıya eş ve aynı değerde karakterler yaratmak, doğrusu, takdire şayan… Demek istediğim roman karakterleriniz de en az Kapalıçarşı kadar etkileyici ve -fantastik hayat hikâyelerine rağmen- oldukça gerçekçi!

-Aslında kurguda şunu da yapabilirdim: Sizin de söylediğiniz gibi Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u 1453 yılında fethediyor, Kapalıçarşı ise 1456-57 yıllarında inşa edilmeye başlanıyor. Tarih kitaplarında anlatılan bu tür bilgilere kurgusal bir şeyler katıp, aşk ya da cinayet gibi, yazabilirdim.  Fakat ben, tamamen masalsı ve uydurma olmasına rağmen, ucu gerçeklere bağlanmış karakterler yaratmayı tercih ettim. Çünkü benim yazar ya da sizin okur olarak Kapalıçarşı’ya dair kendi masallarımız ve hikâyelerimiz var. Kapalıçarşı öyle bir mekân ki, tıpkı diğer güçlü yerler gibi içinden geçip gidenlere kendilerine has hikâyeler armağan ediyor. Gezi Parkı ya da Sultahahmet Meydanı gibi! Kapalıçarşı’dan esinlendiğim karakterlerim de dünyanın farklı yerlerinden -biri İtalya’dan, diğeri Acem’den, bir başkası Marmara Adası’ndan- kalkıp, İstanbul’a gelmiş insanlar… Ben de Üsküdar’dan kalkıp, Şark Kahvesi’nde bir kahve içmek için yollara düşüyorum. Bir diğeri, dünyanın ta bir ucundan gelip, Kapalıçarşı’dan eşine bir ziynet satın alıyor. Çarşının labirent tarzı sokaklarında dolaşan bir çoğu aklından, burası ne kadar büyülü bir mekanmış, cümlesini geçiriyor. Ve dünyanın hemen her yerinden, onlarca farklı millet, hayranlık dolu bakışlarla çarşıyı geziyor. Ben de, Kapalıçarşı nasıl bu insanları buluşturuyorsa, bizleri de yeniden bir araya getirmesini istedim…

-Çok etkileyici gerçekten… Bununla birlikte romandan pek memnun olmayanlar da var gibi, hatta bu kişi bizzat sizin karakteriniz. Üstelik söylemleri de oldukça sert… İlyas diyor ki; “Eğlenceli ama boş işte… Say ki kir-i har’a kelebek konmuş. Size diyorum. Türlü martaval!” (İkimiz de gülüyoruz.) Tabii İlyas’ın bu sözüne karşılık Latife Hanım’ın şahane bir cevabı var ama onu şimdi söylemeyeceğiz.

-Şu ufak, tefek uydurma ya da “benim yalanlarım” dediğim ifadeden de söz edelim öyleyse… Kitap yayımlanacağı zaman editörüm, “Fuat Bey, kitabın bazı yerlerinden oldukça ciddi ve bilerek yapılan hatalar var. Bir okur bunu okuduğunda, ‘Yahu, bu yazar da hiçbir şey bilmiyormuş,’ diye düşünür ve kitabı okumaktan vazgeçer,” diyerek beni uyardı. Fakat ben bu konuda ısrar ettim ve bilerek yaptığım bu tarihsel hataların kurgudan çıkartılmasını istemedim. Bunun için de kendimce haklı nedenlerim vardı. Şöyle ki; Kapalıçarşı ve mekân dışında edebiyat üzerinden konuşacak olursak eğer, diyelim ki önümüze bir roman gelir. Çok iyi bir romancıdır, kitabı yazarken epeyce çaba göstermiş ve ortaya da keyifli bir roman çıkarmıştır. Sonra ortaya birileri çıkar ve ‘Burası harika ama bakın, şurasını böyle yazmış, burasında hata yapmış… Olacak iş mi bu!’ şeklinden konuşmaya başlar. Tabii ki özellikle tarihsel ya da benzeri kurgularda hata olmamalıdır, fakat asıl görmemiz gereken yazarın ortaya çıkardığı eserdir. Öncellikle bu esere saygı duyalım, çok gerekiyorsa hakkında konuşalım. Küçük kıyametleri koparmaya gerek yok! İşte bu nedenle, kitabın sonunda karakterimi bile isteye kendime -yazara- karşı konuşturdum. İyi ki böyle yapmışım. Kitabı, bu tarafından da beş, on kişi konuşursa eğer ve edebiyata bu şekilde minicik bir katkısı olursa çok memnun olurum.

-Tabii kitabın sonundaki Latife Hanım’ın cümlesi müthiş!

-O karakter temsili Latife Tekin’dir, sağ olsun… Asıl derdimiz, kitabı nasıl okuduğumuz, öyle değil mi?

 -Peki, Kapalıçarşı’nın karakterlerini yaratma tekniğinizden söz edebilir miyiz? Tarihte yaşamış gerçek karakterler olmasalar da, bu izlenimi harika bir şekilde veriyorlar.

 -Tarihi romanlarda biraz daha ön planda olan kişileri, edebiyatçı, bir kurguya büründürüp, bize sunabilir. Benim tarihi roman karakterinden anladığım bu! İkincisi ve benim yaptığım kurguda ise, çağdaş metinden çok da farklı hareket etmedim. Çağdaş bir metinde karakterlerimizin, bir çatışma yaratmasını, iyi kötü bir şeyleri temsil etmesini, bir fikre ya da duyguya hizmet etmesini vs. bekleriz. Hatırlarsanız, romanın başlarında ortaya çıkan Frederico nam Kolombus karakteri var. Daha sonra Frederico’nun Kristof Kolomb’un ağabeyi olduğunu öğreniyoruz. Şimdi bu iki karakteri birlikte inceleyelim; İtalya’dan Frederico’yu alıp getirdim. Eğer onun yerinde Kristof Kolomb’u getirseydim bu bir tarih romanı olurdu. Tabii ki Kolomb’un Frederico adında bir ağabeyi yok! Tamamen benim uydurduğum öylesine verimli bir karakter ki, okurda, keşfedilecek olan Amerika’ya ve Avrupa’nın egemen toplumlarından biri olan bugün ki İtalya’ya dair bazı tahayyüller yaratabiliyor.  Bir diğer karakterimin ise üç dört kuşaktan Baba İlyas’ın torunu olduğunu öğreniyoruz, mesela… Torun, Baba İlyas’ın temsil ettiği bazı şeyleri çok sağlam şekilde korumuş, bazılarını ise tamamen kaybetmiş. İşte tarihte geçen karakterlerimi yaratırken, en fazla buna dikkat etmeye çalıştım. Öyle karakterler olsunlar ki, temsil ettikleriyle birlikte, romandaki çatışma unsuruna da hizmet etsinler.

-Bana göre, roman karakterlerinizin hepsi, tek başına ana karakter olacak kadar güçlü… Ve hiçbirisi bir diğerinin önüne bir adım dahi geçmiyor. Hiç birine tolerans tanımamışsınız, neredeyse hepsi romanda aynı yoğunlukta anlatılıyor.

-Bu söylediğiniz çok arzu ettiğim bir durumda… Okur tarafından böyle hissetmesi de beni mutlu ediyor. Edebiyatta hemen hepimizin çok sevdiği, takip ettiği ya da örnek aldığı akımlar vardır. Bana göre, çağdaş edebiyatta bu tür akımlar ve benzerleri artık terk edilmeli… Tabii bu benim fikrim… Eğer isteseydim Kapalıçarşı’da bir ya da birkaç karakteri ön plana çıkarabilirdim. Fakat o zaman Kapalıçarşı’nın değil, örneğin Baba İlyas’ın romanını yazmış olurdum. Romandaki karakterlerin hiçbiri Kapalıçarşı’nın ruhunun önüne geçmemeliydi. Bir diğer önemli husus ise devlet erkânı ile ilgili… Romanın bir yerinde, hatırlarsanız, Fatih Sultan Mehmet romana giriyor ve çıkıyor. Fatih’i de uzun cümlelerle anlatabilirdim ama onun bu romandaki rolü esnaftan fazla değil. Romanda, bildiğimiz, tanıdığımız önemli ya da önemsiz devlet adamlarını ya da onların başından geçenleri anmak değil, bizim hikâyelerimizi anlatmaktı ast olan… James Joyce, Dublin’in sokaklarında onlarca karakteri dolaştırır ve hiçbirini çok da ön plana çıkartmaz, çünkü şehrin ruhunu hep birlikte oluşturuyorlardır. Belki biraz Joyce’tan esinlenmişimdir. Romanımda hiçbir karakterin, iyi ya da kötü anlamda, bir hiyerarşi sağlamasını istemedim. Karakterlerden biri çok güçlenip öne çıktığı anda, bir iki sayfa sonra onu, bile isteye geri plana çektim. Bu gerçek hayatta da böyle değil midir?

-Kapalıçarşı’da karakterlerinizin yanı sıra Aras ve Meriç başta olmak üzere mermerleri de konuşturuyor, onları da kişileştiriyorsunuz. Kapalıçarşı’nın önemli bir inşa malzemesi olan mermerlerini konuşturmasaydınız eğer bu roman tamamlanmaz mıydı ya da eksik mi kalırdı?

-Kendi adıma, tamamlanmış hissetmezdim. Şundan dolayı; ben eşyanın ruhuna inanan bir insanım. Kapalıçarşı’nın her şeyiyle, esnafı, müşterisi, sokakları, bacaları, mermerleri, kiremitleri hatta çarşının üzerinde uçan martılar ve diğerleriyle bir bütün olduğunu düşünüyorum. Çarşıdaki mermerlere sinen, bizim günlük çağdaş hikâyemizden çok daha fazlasıdır. Bu nedenle mermerleri de kişileştirmek istedim. Böyle yazmasaydım, romanda eksik bir şeylerin kaldığı hissine kapılabilirdim. Kapalıçarşı’yı inşa eden, her bir malzemede emeği bulunan üstelik yüzlerce yıldır ayakta duran, ustaların emeğini geçmişten günümüze yansıtan mermerlerin mutlaka vücut bulması gerektiğini düşündüm.

 -Çok iyi yapmışsınız, burada mahallenin tombul kedisi Püssük’ü anmadan geçmek istemem. Fakat bu yaramazın romanda ne işler çevirdiğini söylemeyelim, tabii… (Gülüyoruz.) Civan’ın bir dinden diğerine doğru sürüklenen yaşamı da bu romanda onun başka bir unsuru temsil ettiği izlenimi uyandırıyor ki, son akşam yemeğine konuk olan 12 kişiden biri olarak, bizzat orada bulunan Leonardo’nun Civan’ı bir kadın gibi çizmesi de, cabası!

-Şöyle ki; romanda dinin hayatımıza sirayet eden sosyolojik yanını kullanmak istedim. Hangi dine mensup olduğunuz çok önemli değil ki Civan’da da bunu bir dinden diğerine sürüklenirken görebiliyoruz. Bununla birlikte İstanbul’un bizim dinler hakkındaki güzellememizde de hiç ihtiyacı yok! Burada iki şey yapmak istedim. Birincisi, Batı edebiyatında İncil’den bazı söylemleri, dini karakterlerin edebiyata sinmesini ve bunların çağdaş bir şekilde kişileşerek metinlere girmesini, birtakım dini sözleri ve diğerlerini görürüz. Bu biz de çok yapılan bir şey değil… Kapalıçarşı’da bu durumun hemen fark edilmesini beklemiyorum tabii… Roman ileride akademik boyuta geldiğinde irdelenebilir ki karakterlerime İncil’den, Kuran’dan hatta Budist söylemlerden, Tevrat’tan ve eski Ahit’ten bazı sözler söylettim, çünkü bizler de günlük hayatta böyle yaşıyoruz… Din, hepimizin hayatında önemli bir sosyolojik ve toplumsal olgu… Kurallar, yaşam biçimleri, insan ilişkileri ve benzeri… Ayrıca Kapalıçarşı yüzyıllardır çok dilli, çok dinli bir yapıysa sahip…  Civan’a ve sürekli din değiştirmesine gelince… Ben kişilerin dinlerine karışmamayı kendine uygun gören bir insanım. Fakat şunu söylememiz gerekir; inançlarımız ya da kurumsal olarak dinler, sürekli birbirlerine fikirler taşıdılar, ta Sümerler’den ve belki de onlardan öncesinden itibaren… Bu nedenle din bilgisi ya da kültürünü çok da öne çıkarmaya gerek yok! Tıpkı Civan gibi kafamız bir an dinlerden birinde, bir süre sonra diğerine gidebilir ve en son sanata tutunuruz. Bunun da ötesinde romanda karakterlerimin etnik kökenini de katabilirdim. Şu Ermeni, şu Rum, diğeri Yahudi gibi ki Kapalıçarşı’da bu tür söylemler vardır. Fakat bir yazar olarak insanların dini ya da etnik kökeni beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren, o karakterin başına neler geliyor da Kapalıçarşı’ya yolu düşüyor!  

 -Civan’ı ve diğer tüm karakterlerinizi çok sevdim ama itiraf etmem gerekiyor ki, romanın sonunda tek bir cümle ile karşımıza çıkan Latife Hanım benim favori karakterim…

 -Bende de Latife Hanım’ın ayrı bir yeri var, doğru…

-Latife Hanım’ın İlyas’a -ve muhtemelen bizim tanımadığımız ama sizin tanıdıklarınıza karşı- söylettiğiniz, ‘Ama İlyas Beyciğim, sen bu kitaptan bir şey anlamamışsın ki!’ cümlesi, tüm o güçlü karakterler arasında, bana göre, Latife Hanım’ı öne çıkarmayı başarıyor. Koskocaman romanda tek bir cümle ile bir karakteri nasıl bu kadar güçlü yapabildiniz, ne desem bilemiyorum.

-Böyle ince bir durumu yakalayıp, hissettiğiniz için çok teşekkür ederim. Ucu, karakterimiz Latife Hanım’a ve bu cümleye gelecek bir durumdan bahsetmek istiyorum. Kapalıçarşı’yı İhsan Oktay romanlarına benzetenler oldu. Bazı açılardan benziyor, evet! Zaten kitabın birçok yerinden İhsan Oktay’a selam veriyorum. Fakat bazı açılardan İhsan Bey’in kitaplarıyla hiç alakası yok; onun romanlarında çok güçlü bir felsefe vardır ki ben hiç böyle bir şey yapmaya çalışmadım. Kapalıçarşı’da mekân olgusu çok yukardadır, İhsan Bey’in de böyle bir derdi yok… Kendisi hayranı olduğum bir yazardır ve romanlarının yanı sıra çeşitli söyleşilerini de takip ederim. Bu söyleşilerden birinde, ilginç bir an yaşanmıştı. Bir hanımefendi, “Çok güzel romanlar da, kadın nerede?” şeklinde bir soru sormuştu. Bu daha sonra çok tartışıldı hatta bir miktar da eleştirildi. İhsan Bey bu soruya, “Osmanlı’da kadın mı vardı da ben yazmadım, bak Bengal Kaplanı da yok!” diyerek cevap vermişti. İşte benim romanımda Bengal Kaplanı da var! Ön plana çıkan karakterler erkek olmakla birlikte, son sözü ısrarla Latife Hanım’a vermek istedim. Sizin de söylediğiniz gibi, belki de en güçlü söz bu! Romanı savunacak ve sahiplenecek kişinin bir kadın olmasını -Latife Hanım- tercih ettim…

Şebnem Atılgan


Yorum Yazınız

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen İsminizi Giriniz